Hz. Abdullah Bin Selâm (r.a)

yorum yok
3 views okuma
29 Ağustos, 2012

Abdullah bin Selâm hazretleri, Ashâb-ı kiramdan olup, Ensârın büyüklerindendir. Medine’deki Yahudi Benî Kaynuka kabilesinden idi. Soyu Hz. Yusuf’a dayanıyordu. Asıl ismi Husayn idi. Müslüman olunca Resûlullah efendimiz ona Abdullah ismini verdi. İman etmeden önce, Yahudi âlimlerinden idi.

Müslüman olması çok ibretlidir. Müslüman oluşunu kendisi şöyle anlatır: Babam Yahudilerin ileri gelen âlimlerinden idi. Bana Tevrat’ı okutur, dindar yetişmem için elinden geleni yapardı. Bir gün ahir zaman Peygamberinin alâmetlerini ve yapacağı işleri anlatarak dedi ki: ‘Eğer ahir zaman Peygamberi, Harun aleyhisselâmın neslinden yani kendi kavmimizden gelirse inanırım, başka kavimden gelirse inanmam! Sen de inanma!’

Resûlullah efendimiz Medine’ye hicret etmeden önce babam vefat etti. Resûlullah efendimiz Medine’ye hicretinden önce, Mekke’de Peygamberliğini açıkladıktan sonra, sıfatlarına ve yaptığı işlere baktım, tıpa tıp babamın anlattıklarına uyuyordu. Fakat kavmimizin ileri gelenleri, sırf Arap kavminden geldi diye Resûlullaha karşı çıkıyorlardı. Tevrat’ta bildirilen alâmetler gayet açıktı.

Bir gün Yahudilerin hurma bahçelerine gittim. Kendi aralarında, “Arapların adamı geldi!” diye konuşuyorlardı. Bu sözü duyunca beni bir titreme tuttu. Elimde olmadan “Allahü Ekber” diye bağırdım. Benim tekbir getirdiğimi gören halam Hâlide binti Hâris bana kızıp dedi ki: “Allah seni umduğuna kavuşturmasın, elini boşa çıkarsın? Vallahi sen Mûsâ bin İmrân’ın geleceğini işitmiş olsaydın bundan fazla sevinmezdin.”

Ben de ona şöyle karşılık verdim: “Ey hala! Vallahi O, Hz. Mûsâ gibi Peygamberdir. Mûsâ aleyhisselâmın tevhîd dinindendir. Buna niçin karşı çıkıyorsunuz? “Ey kardeşimin oğlu! Yoksa o Kıyamete yakın gönderileceği bize bildirilen Peygamber midir?” “Evet.” “Öyleyse sevinmekte haklısın.”

Dayanamayıp, Resûlullahı görmek için bulunduğu yere gittim. Daha ilk gördüğümde kendi kendime, “Bu güzel yüzün sâhibi yalan söyleyemez!” dedim. Resûlullah insanlar arasına oturmuş, onlara nasihat ediyordu. İlk işittiğim hadis-i şerif şuydu: “Selâmı aranızda yayınız, aç kimseleri doyurunuz, sıla-i rahm yapınız, yakın akrabalarınızı ziyaret ediniz! İnsanlar uykuda iken namaz kılınız! Böylece Cennete selâmetle girersiniz.”

Sonra bana dönüp sordu: “Sen Medine âlimi İbni Selâm değil misin?” “Evet” “Ey Abdullah, Allah için söyle! Tevrat’ta benim vasıflarımı okuyup öğrenmedin mi?” “Evet, öğrendim. Ya Resûlallah cenâb-ı Hakkın sıfatlarını söyler misin?”

Resûlullah efendimiz bana İhlâs suresini okudu. “De ki: O Allah birdir. Hiçbir şey O’nun dengi değildir!” mealindeki ayet-i kerimeyi işitince: “Şehadet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur. Sen O’nun kulu ve Resulüsün, diyerek iman ettim.”

Abdullah bin Selâm Müslüman olduktan sonrasını şöyle anlatıyor: Müslüman olduktan sonra Resûlullaha dedim ki: “Ya Resûlallah! Yahudiler kadar, yalancı, inatçı, zalim kimse yoktur. Hiçbir iftiradan çekinmezler. Şimdi benim Müslüman olduğumu öğrenirlerse olmadık iftira ederler, bunu açıklamadan önce onlara beni sorunuz!”

Sonra ben bir perdenin arkasına saklandım. Resûlullah bir grup Yahudi’yi çağırdı. Onlara sordu: “Aranızdaki Husayn (Abdullah) bin Selâm nasıl bir kimsedir?” “Çok büyük bir âlimimizdir. Onun gibi hayırlı birisi az bulunur. O doğru sözlüdür.” “Eğer o Müslüman olduysa siz ne dersiniz?” “Allah onu böyle bir şeyden korusun!”

Sonra saklandığım yerden çıkıp dedim ki: “Ey Yahudi topluluğu, Allahtan korkunuz! Size geleni kabul ediniz! Allaha yemin ederim ki, siz Resûlullahın hak Peygamber olduğunu biliyorsunuz. Çünkü alâmetleri Tevrat’ta açık olarak yazılıdır. Başka kavimden geldiği için inadınızdan iman etmiyorsunuz. Ben şehadet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm Allah’ın resulüdür.”

Bunun üzerine Yahudiler: “Bizim en kötümüz budur. Aramızda bundan daha kötü biri yoktur” deyip olmadık iftiralar etmeye başladılar. Peygamber efendimiz Yahudilere dönüp buyurdu ki: “Birinci şehadetiniz bize kâfidir, ikincisi ise lüzumsuzdur.”

Hz. Abdullah hemen evine döndü. Ailesini ve akrabalarını İslamiyet’e davet etti. Halası da dâhil hepsi Müslüman oldular. O’nun iman etmesi Yahudileri çok kızdırdı. Bunun için kendisini sıkıştırmaya başladılar. Hatta Yahudi âlimlerinden bazıları: “Araplardan peygamber çıkmaz. Senin adamın hükümdardır” diyerek, Abdullah bin Selâm’ı İslamiyet’ten vazgeçirmeye kalkıştılarsa da muvaffak olmadılar.

Kendisi ile birlikte Sa’lebe bin Sa’ye, Üseyd bin Sa’ye, Esed bin Ubeyd ve bazı Yahudiler samimi olarak Müslüman oldular. Fakat bazı Yahudiler dediler ki: “İslamiyet’e yalnız bizim kötülerimiz inandı. Eğer, onlar hayırlılarımızdan olsalardı, atalarının dinini bırakmazlardı.” Bunun üzerine inen ayet-i kerimede mealen şöyle buyuruldu: “Onların, Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Ehl-i kitabın içinde bir cemaat vardır ki, onlar gece vakitlerinde secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar.” (Al-i İmran: 113)

Abdullah bin Selâm’ın iman ettiğine ve faziletine Kur’an-ı kerimin şu ayet-i kerimesinin şehadet ettiğini müfessirler ifade etmektedirler. Bu ayet-i kerime mealen şudur: “İnkâr edenlere de ki: Eğer Kur’an-ı kerim Allah tarafından gönderilmiş olup da siz inanmayıp inkâr ettiyseniz ve İsrailoğullarından bir şahit Kur’an-ı kerimi benzerine, Tevrat’a göre bu da Allah kelâmıdır diye şehadet edip inandı da siz yine de büyüklük taslarsınız, bana söyleyin kendinize yazık etmiş olmaz mısınız? Şüphesiz Allah zalim milleti doğru yola eriştirmez.” (Ahkâf: 10)

Tefsir âlimlerine göre, ayetteki İsrailoğullarından bir şahit olarak bahsedilen kimse Abdullah bin Selâm’dır. Çünkü O kendi milletine: “Hz. Mûsâ’ya inen Tevrat’ı Allah kelâmı olarak kabul edip de Hz. Muhammed’i ve O’na inen Kur’an-ı kerimi inkâr etmek zulümdür” diyerek Müslüman olmuştur.

Abdullah bin Selâm hazretleri, Yahudi âlimi iken Müslüman olup iman ile şereflenince, kendini tamamen İslâm dinine verdi. Yahudilerin kendisi hakkında uydurdukları iftiralara kulak asmadı. Kur’an-ı kerime dört elle sarılıp, Resûlullahı bir gölge gibi takip etmeye başladı. Peygamber efendimiz onun hakkında buyurdu ki: “Cennetlik birini görmek isteyen, Abdullah bin Selâm’a baksın.”

Bir gün Resûlullahın huzuruna gelip dedi ki: “Ya Resûlallah, rüyamda kendimi bir bahçede gördüm. Bahçenin içinde demirden bir direk vardı. Direğin bir ucu yerde, bir ucu gökte idi. Yukarısında bir kulp, bir çember vardı. Bana, “Haydi bu direğe çık!” denildi. Ben de “Gücüm yetmez” dedim. Bunun üzerine yanıma birisi gelerek, sırtımdaki elbiseyi çıkardı. Böylece rahatça direğin tepesine çıktım, kulpundan tuttum. “İyi tut, bırakma!” diye de tembih edildi. Böylece direğin kulpu elimde olduğu hâlde uyandım.” Peygamber efendimiz rüyasını şöyle tabir etti: “Gördüğün bahçe İslâm dinidir. Direk de İslâm dininin direği, tevhididir. O kulp da sağlam olan imandır. Sen ölünceye kadar İslâm dini üzere yaşayacaksın!”

Başka bir zamanda Peygamber efendimiz, Ashabı ile sohbet ederken buyurdu ki: “Şu kapıdan ilk girecek olan, Cennet ehlinden biridir.” Ashâb-ı kiram merakla kimin gireceğini beklerken, Abdullah bin Selâm’ın girdiğini gördüler. Daha sonra bu müjdeli haberi kendisine bildirerek sordular: “Ya Abdullah, bu dereceye hangi amel ile ulaştın?” “Ben zayıf bir kimseydim. En kuvvetli ümidim, kalp selâmeti yani kimseye karşı içimde kötülük beslememem ve boş sözleri terk etmemdir. Bundan başka beni kurtaracağından ümitli olduğum bir amel bilmiyorum.”

Abdullah bin Selâm hazretleri nefsini kötü huylardan ve isteklerden tamamen temizleyip terbiye etmişti. Kendisi zengin olduğu hâlde, bazen Medine çarşısında sırtında yük taşıdığı görülürdü. Bir gün yine onu bu hâlde görenler dediler ki: “Senin çocukların, hizmetçilerin var. Bu işleri niçin onlara gördürmüyorsun?” “Evet, bu işleri görecek kimselerim vardır. Fakat ben nefsimi denemek istiyorum. Böyle işler nefsime ağır geliyor mu, gelmiyor mu? Maksadım bunu anlamaktır. Çünkü Peygamber efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, ‘Kalbinde hardal tanesi kadar kibir, büyüklenme bulunan kimse, Cennete girmeyecektir.’ buyurmuştur. Başka bir hadis-i şeriflerinde de, ‘Meyve veya herhangi bir şeyi kendi eliyle evine götüren, kibirden uzaklaşmıştır.’ buyurmuştur. İşte bunun için yükümü kendim taşıyorum.”

Abdullah bin Selâm hazretleri, Hz. Osman’ın şehadeti esnasında yanında bulunuyordu. İsyancılara dedi ki: “Tarihte öldürülen her peygamber için yetmiş bin asker öldürülmüştür. Öldürülen her halife için de on beş bin kişi öldürülmüştür. Gelin bu işten vazgeçin! Yoksa ahirette bunun cezasını çok şiddetli olarak çekeceksiniz! Ayrıca Hz. Osman’ın üzerinizde çok hakkı vardır.” Fakat asiler sözünü dinlemediler, ayrıca kendisine hakaret ettiler.

Hz. Abdullah hakikaten, ahlâk ve ilim ile kendini süsleyen Cennetlik insanlardan idi. Ashâb-ı kiramdan Mu’âz bin Cebel, 639’da Suriye taraflarında ortaya çıkan veba hastalığına yakalanmıştı. Vefat edeceği sıralarda, başucunda ağlayan talebesi Yezid bin Âmire’ye dedi ki: “Niçin ağlıyorsun?” “Ben dünya için ağlamıyorum. İlmi senden öğrenmekteydim, bunu kaybedeceğime üzülüyorum!”

Bunun üzerine Mu’âz bin Cebel buyurdu ki: “İlim benim vefatımla kaybolmaz. Benden sonra ilmi şu dört kişiden öğren: Abdullah bin Mes’ud’dan, Abdullah bin Selâm’dan, çünkü Resûlullah onun hakkında, “O, Cennetlik olan on kişinin onuncusudur” buyurdu. Hz. Ömer’den ve Selmân-ı Fârisî’den öğren.”

Abdullah bin Ömer şöyle anlatır: “Medine’de bir takım Yahudi topluluğu Resûlullaha gelerek dediler ki: ‘Senin getirdiğin dinde recm var mıdır?’ Resûlullah efendimiz de onlara sordu: ‘Recm cezası hakkında Tevrat’ta ne yazıyor?’ ‘Tevrat’ta recm cezası yoktur.’ Abdullah bin Selâm Yahudilere dedi ki: ‘Yalan söylüyorsunuz! Tevrat’ta recm ayeti vardır.’ Bunun üzerine Tevrat’ı getirip açtılar. Yahudilerden birisi elini recm ayetinin üzerine koyarak bundan önceki ve sonraki ayetleri okumaya başladı. Abdullah bin Selâm ona: ‘Elini kaldır!’ dedi. O da elini kaldırınca recm ayeti göründü. O zaman Yahudiler dediler ki: ‘Ey Muhammed! Abdullah bin Selâm doğru söyledi. Tevrat’ta hakikaten recm ayeti vardır.’”

Bir gün Hz. Abdullah bin Selâm, Ka’b-ül Ahbâr’a şöyle bir soru sordu: “Âlimler ilmi öğrenip zihinlerine yerleştirdikten sonra, onu oradan söküp atan nedir?” Hz. Ka’b dedi ki: “Tama, hırs ve ihtiyaç peşinden koşmaktır.”

Birisi de Fudayl bin Iyâd’a dedi ki: “Ka’b’ın bu sözünü bana izah eder misin?” Bunun üzerine Fudayl şöyle cevap verdi: “Tama, insanın bir şeyi araması ve mukaddes değerlerini bu uğurda feda etmesi demektir. Hırs ise nefsinin her şeyi istemesi, senin de onun istediklerini yerine getirmendir.”

Bunun için de ona buna, kötü insanlara vb. ihtiyacın olur. İhtiyacını yerine getirenler de seni burnundan yakalamış olurlar. Yani seni emirleri altına alırlar, istedikleri yerlere sürüklerler, sen de onlara boyun eğersin. Onlar hasta oldukları zaman, dünya sevgisinden dolayı onların ziyaretlerine gider, tesadüf ettiğin zaman kendilerine selâm verirsin.

Bu verdiğin selâmı, yaptığın ziyareti Allah rızası için yapmazsın. Eğer bu kimselere ihtiyaç göstermezsen, senin için çok daha hayırlı olurdu. Bu benim sana anlattığım, yüz hadis-i şerif rivayet etmekten senin için daha hayırlıdır.”

Adı: Husayn idi, Hz. Peygamber Abdullah olarak değiştirdi.
Künyesi: Ebû Yusuf
Doğum yılı: Tespit edilemedi
Doğum yeri: Yesrib (Medine)
Baba adı: Selam b. el-Hâris
Anne adı: Tespit edilemedi
Eş(ler)i: Tespit edilemedi
Akrabaları: Tespit edilemedi
Oğulları: Muhammed, Yusuf
Kızları: Tespit edilemedi
Kabilesi: Kaynukaoğulları’ndan olup, Hz. Yusuf un neslinden geldiği belirtilir.
İslam’a girişi: Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde
Sohbet süresi: 10
Rivayeti: 13
Yaşadığı yer: Medine
Mesleği: Bilgin
Hicreti: Yok
Savaşları: Uhud, Beni Nadtr Muhasarası, Beni Kurayza, Kudüs’ün fethi, Nihavend
Görevleri: Tespit edilemedi
Fiziki yapı: Tespit edilemedi
Mizacı: Çok bilgili, muhakemesi iyi, akıllı, açık sözlü, dürüst
Ayrıcalığı: Yahudiler arasında saygın, şöhretli bir âlimdi.
Ömrü: 70-80 civarında
Ölüm yılı: H. 43
Ölüm yeri: Medine, Bâki Mezarlığı
Ölüm sebebi: Yaşlılık
Hakkında: Şuarâ, 26/197, Ahkaf, 46/10. Ve Ra’d, 13/ 43. ayetler onun hakkında inmiştir. Hz. Peygamber, onun cennetteki on kişinin onuncusu olduğunu söylemiştir. Muaz b. Cebel, onu kendisinden ilim alınacak dört kişiden biri olarak tavsiye etmiştir. Abdullah b. Selâm Müslüman olunca Hz. Peygamber’e kendisini bir yere saklayıp Medine’deki Yahudilere babası ve kendisi hakkında soru sormasını önerdi. Allah Rasûlü bu teklifi kabul etti ve Yahudilere “Siz Abdullah b. Selâm’i ve babasını nasıl bilirsiniz?” diye sordu. Onlar: “O ve babası aramızda en âlim ve en §şereflilerdendir” dediler: Allah Resûlü tekrar “O beni tasdik ederse, siz ne dersiniz?” dediğinde ise: “imkânsız, asla böyle bir şey olamaz!” dediler. Tam o esnada Abdullah b. Selâm saklandığı yerden çıktı. Şehadet getirip Efendimizin peygamberliğini tasdik etti. Neye uğradıklarını şaşıran Yahudiler bu defa: “O bizim en şerlimiz ve en şerlimizin oğludur!” dediler.
Hadisleri: “Ey insanlar! Aranızda selamı (dirliği) yayınız, yemek yediriniz, akrabalarla ilişkinizi sürdürünüz. İnsanlar uykuda iken siz namaz kılınız ki, selametle Cennet’e giresiniz.”
Sözleri: Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde, karşılamaya çıkanlarla beraber ben de çıktım. Rasûlullah’ın yüzüne bakar bakmaz anladım ki O’nun yüzü, bir yalancı yüzü değildir”

dini sohbet, islami sohbet,dini portal, islami portal, dini chat, islami chat


Bir önceki yazımda « makalem var.

Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin .

Benzer Yazılar

Hicret'ten sonra, 622 milâdî yılında, Medine yakınındaki Kûba'da doğdu. ...

Hadden aştı iştiyakım,Ya Resul göster cemalin.Yaktı beni iftirakın,Ya Resul ...

Peygamberimizin İslamiyet’i anlatmaya başladığı ilk zamanlarda iman ile ...

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?

*