İSlam Toplumunun Zaafları

yorum yok
1 views okuma
13 Aralık, 2013

İSlam Toplumunun Zaafları.

İslam toplumu bir ahlâk toplumudur.

Bir İslam toplumunda ahlâkın seviyesi ne ise, o toplumun İslam’la ilgili derinliği de o kadardır.

Bir toplumun ahlâkî seviyesine bakarak, İslam seviyesini de değerlendirmek mümkündür.

Toplumun islami kalitesi, ahlâkî kalitesini getirir.

Ahlâkî kalitesizlik de, İslam’ı özümsemedeki zaafla bağlantılıdır.

Bir toplum İslam’la ilişkisini derinleştirdikçe, ahlâkî bakımdan da daha erdemli bir toplum haline dönüşür.

Ahlâksız bir toplum, İslam’la ilişkisi en asgari seviyeye inmiş, İslam’ı azalmış, belki bitmiş bir toplumdur.

Tüm bu hükümler, ahlâkla islamî hüviyetin birebir alakasına işaret eder.

Evet, İslam’ın Peygamberi (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi bi’set (gönderiliş görevlendiriliş) misyonunu “ahlâkî erdemleri, güzellikleri tamamlamak” olarak göstermiş, onu toplumlara muallim, mürebbi, mübelliğ olarak gönderen Kudret de, insanlığın önüne “Kesin olan şu ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin” takdimini koymuştur.

Din bünyesinde iman, ibadet gibi temel müesseseler, hukuk kuralı niteliğinde temel ölçüler bulunsa bile, toplum planında ana gaye, ahlâkın ikamesidir.

Çünkü ahlâk, insan ilişkilerinde Rabbani ölçülerin en ince detaylarda gönüllü bir işlerlik kazanmasıdır. Ahlâk, imanı, ibadetleri ve ahkamı da kapsayan Rabbani hükümlerin, insanın damarlarına, iliklerine işlemesi ve tabii davranışlar haline dönüşmesidir.

“Amentü” bir ahlâk çerçevesi değildir, namaz, oruç, hac ve zekat gibi “ibadetler” birer ahlâkî prensip değildir, ama, ahlâkî prensiplerin tamamının, bu iman ve ibadet dünyası ile birebir ilişkisi vardır. Oralardan doğar, oralardan beslenir ve yaşarlar. Oralardaki zaaflar, ahlâkî alanda da zaaf halinde görülür.

Onun için Allah Rasulü, bizlerin “Ahlâk” üzerinde yeterli hassasiyet göstermememize mukabil, zati misyonunu “ahlâkî erdemleri tamamlamak” olarak niteleyebilmiştir.

“Ahlâksız adam”, sadece herhangi bir toplum hassasiyetini ihlal eden adam değildir, içinde derin imani ve kulluğa ilişkin depremler, sancılar ve aşınmalar yaşayan, ve artık bu deprem, sancı ve aşınmaların davranışlara yansıyacak boyutta tesirini hissettirdiği insandır.

Kur’an’da, “Yeryüzünde kibirli kibirli dolaşma. Şu bir gerçek ki, hiçbir zaman yeri yaramayacaksın, boyca da asla dağlara erişemeyeceksin.” (İsra, 37) buyuruluyor.

Kur’an gibi, bütün çağlara ve bütün insanlığa Rabbani ölçüler bildiren bir Kitab’ın, insanı kibirli olmamak gibi bizim kolaylıkla ihmal edebileceğimiz bir olumsuz davranıştan kaçınmaya çağırması, “kibr”in, taa derinlerde insanın kendi kendisini doğru manalandırmamasıyla bağlantılı olmasıyla ilgilidir. Yani sonuç itibariyle “Kul” olana, bütün varlığı Allah’ın lütfuna bağlı olana kibir yakışır mı? sorusu ile alakalıdır.

Kur’an, insanı gıybetten kaçınmaya çağırır ve gıybeti, insanın, ölmüş kardeşinin etini yemesi ile aynı çirkinlikte olduğunu bildirir.

Demek ki Halik’ın nezdinde gıybet, böyle bir vahamet olarak değerlendiriliyor.

Kur’an, kaş – göz işareti ile bile herhangi bir insanın alaya alanmısını kınar. “Yazıklar olsun” der bunu yapanlara…

Kur’an, yetimin itilip kakılmasını, “Dini yalanlama” olarak görür.

Kur’an, birisine iyilik yapılırken bir kalite çerçevesi oluşturur ve kaşıkla verip, sapıyla göz çıkarıcı nitelikte davranışlardan kaçınılımsanı öğütler.

Kur’an, yine birisine iyilik yapmak söz konusu ise, “iyi insan” seviyesi olarak, sevilen şeylerin ikram edilmesini gösterir.

Kur’an’daki bu ölçüler, Rasulullah’ın hayatında, davranışların en ayrıntılı alanlarında “Kur’an ahlâkı” hüviyetinde ete kemiğe bürünür ve “Ahlâk’ta Muhammedi çizgi” denebilecek, asırları aşan “İslam ahlâk sistemi” teesssüs eder.

Rasulullah’ın muazzez sahsında sergilenen davranışlar, aile içi ilişkilerdeki derin muhabbet ikliminden, karşılaşılan her insana tebessüm infak eden bir rahmet boyutuna kadar uzanır:

Üç kişinin olduğu yerde fısıltı ile konuşmamak bu ahlâkın içindedir, insanların acılarını paylaşmak, komşunun komşunun açlığından haberdar olması bu ahlâkın içindedir. İnsanları derilerinin rengine göre ayırmamak bu ahlâkın içindedir. Birbirini aldatmamak bu ahlâkın içindedir. Sevgileri çoğaltmak, nefretleri azaltmak ve yok etmek, iyiliği tavsiye, kötülükten sakındırmak bu ahlâkın içindedir. Doğru sözlülük, yalandan kaçınmak bu ahlâkın içindedir. Sözünde durmak, ahde vefa, bir başkasının pazarlığını bozmamak bu ahlâkın içindedir. Ötekini bakışlarla bile rahatsız etmemek, ötekinin hukukunu gözetmek bu ahlâkın içindedir.

İslam, Rasulullah’ın şahsından diğer tüm müslümanlara intikal etmesi gereken rahmet insanları inşa eder.

Ve İslam, buradan yola çıkarak bir rahmet toplumunun kozasını örer.

Rasulullah Efendimizin, “Cahiliye” vasfıyla nitelenen bir toplumdan yeni bir toplum çıkardığı, tarihi bir hakikattir.

İslam dairesine giren her insanın, akidesinden, kulluk vecibelerine, oradan, insan ilişkilerine kadar tüm şahsiyetinde, bir yeniden inşa süreci yaşadığını bilmekteyiz.

Cahiliye toplumu ile İslam toplumu arasında, hemen tüm insani alanlarda farklılık vardır.

İnsan bir inkılap yaşar İslam’a girince.

Baba, anne, kardeş, evlat, kadın, erkek, komşu, köle, efendi, iktidar, para, mal – mülk… Elhasıl, insanla ilgili her şeyin anlamı, İslam’a , onun ana kaynağı olan Allah’ın kitabına ve onun muazzez temsilcisi Hazreti Muhammed Mustafa ( s.a.)’nın şahsiyet ölçülerine göre yeniden belirlenir.

“Ahlâksızlık”, İslam’ın kabul etmeyeceği bir vasıftır. Ahlâksızlık, hem hiçbir ahlâkî ölçü gözetmemek, hem gayrı insani davranışları hayat tarzı haline getirmenin ifadesidir ve her iki halde de bir müslümanın hayatında yeri yoktur. Allah ve Rasulü, insanı, “insanı diri kılacak” ölçülere çağırmaktadır.

Kur’an bize, şimdi iniyor olsaydı, ahlâksızlık olarak nitelenen her şeyi, hayatımızdan uzaklaştırmamızı isterdi.

Rasulullah, bugün, dünyamıza ve toplumlarımıza seslenseydi, “ahlâkî erdemleri tamamlama” misyonu ile bizi yeniden inşa etmeye yönelirdi.

Ahlâksızlık, sadece cinsellik alanındaki sınır aşımları değildir.

Evet, cinsellik alanındaki savruluş, insanoğlu için, derin bir ahlâkî bunalım alanı olmuştur.

Ama bugün artık, maalesef, dilimizdeki yabancılaşma anaforu içinde kullanageldiğimiz “etik” kavramı ile, hemen hayatın tüm alanlarında bir “ahlâkî hassasiyet”e, ve oradaki sınırların aşılması durumunda “ahlâksızlık” vakıasına işaret etmekteyiz.

Siyasi ahlâk, iktisadi ahlâk, ticari ahlâk, tıbbi ahlâk, ilmi ahlâk, iş ahlâkı vs… tüm alanların bir ahlâk kıstası var.

İnsanoğlu bir yandan ahlâkî erdemlerin gittikçe daha çok belirleyici olmaktan çıkması anlamında bir ahlâkî savruluş yaşıyor, ama bir yandan da, bunun insanoğlunu sürüklediği uçurumun farkına vararak, ben merkezciliğin aşıldığı ve onun ötesinde insani bir seviyenin bulunduğu noktaya yönelinmesini talep ediyor.

İşin dikkat çekici yanı şu ki, küresel anlamdaki ahlâkî erozyon gittikçe daha çok derinleşip dururken, önlerinde Hazreti Muhammed (s.a.) gibi ahlâk önderliğini timsal edinmiş bir Allah elçisi bulunduğu halde, İslam toplumları da, ahlâk zaafı yaşıyorlar.

Bu zaaf, İslam toplumlarının, küresel ahlâkî bunalım karşısında insani bir çıkış penceresi olmasını engelliyor.

Rasulullah’ın daha sıcak duygularla anıldığı Kutlu Doğum mevsimleri yaşıyoruz. Rasulullah’ı, “Gel Ey muhammed bahardır” diye hayatımıza, dünyamıza, çağımıza çağırıyoruz.

Aslında bu derin his ikliminin, Rasulullah’ın ahlâk-ı hamidesini, onunla donanmış muazzez kişiliğinin hususiyetlerini kendi kişiliğimize tanımak için elverişli bir zemin olmasını temin etmek lazım.

Hep diyoruz, bir “Muhammedi ahlâk seferberliği”ne soyunmamız lâzım.

Bunu, yüzümüzü afaka – başkalarına dönüp, “Rasulullah böyle yaşardı” diyerek, pazarlamacı üslupla değil, enfüsümüze dönüp, “Senin Peygamberin, önderin, Allah’ın elçisi böyle yaşardı, sen ne zaman O’nunla aynileşeceksin?” diyerek yapmak lâzım.

Rasulullah’ın Cahiliyeden çıkarıp, hücrelerini yeniden dokuduğu ilk İslam neslinin ahlâkî insicamıyla, kendi kişiliklerimiz ve toplumlarımız arasındaki kalite farkını sorgulayıp, ebedi âlemde Rasulullah’a sunulacak, Allah Teala huzurunda savunulabilecek nezahette bir topluma ulaşmak için aradaki mesafeyi kapatmak üzere yanıp tutuşmak lazım.

Bilmeli ki, süt beyazın yanında lekeli bir görüntü çok sakil kaçar.

Rasulullah’ın pak, nezih, muazzez, mücella, musaffa şahsiyeti ve O’nun yetiştirdiği altın neslin yanında, ondan gelen güzellikleri dökülmüş insanlar, toplumlar… olarak, İslam ümmeti iddiasıyla durmak, Rasulullah’ı üzecektir. O’nun, likaullah anında ümmetini takdim ederken hüzne kapılmasına yol açacaktır. Elleri, ayakları, yüzü, gözü kirlenmiş, kalbinde kara noktalar bulunan toplulukları İslam ümmeti olarak takdim etmenin güçlüğüdür bu…

Rasulullah’ın elinden, tertemiz ellerle tutmak, O’nun gözüne tertemiz gözlerle bakmak, O’nun kalbi ile tertemiz kalplerle rabıta kurmak ve O’nunla, mahşer ortamına doğru tertemiz bir yürüyüş gerçekleştirebilmek lâzımdır.


Bir önceki yazımda « makalem var.

Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin .

Benzer Yazılar

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Allahü teâlâ imanı, kıymetli ve güzel olarak ...

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki: Geçimsizlikler, hep dinimizin dışına ...

Müslümanlarda Hor Görme Küçüklüğü Başladı,Aynı imânı paylaşanlar ...

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?

*