|

Anne Baba Neden Herşeye Karışır ?
İnsanlar olarak, kolay elde ettiğimiz, hazır olarak bulduklarımız, gözümüzde
kıymetsizdir, değerini bilemeyiz.Gözümüz aşina olduğundan, bakarız ama
göremeyiz. Alışkanlık olmuştur artık. Kıymetini ancak, kaybedince anlarız.
(Sağlık, zaman, gençlik, para, din, anne, baba, kardeş, aile, evlat, hürriyet,
huzur vs. )
Anne ve babasızlığın acısını, en iyi yetimler bilir.Hiçbir şey yapmasalar dahi,
bir kenarda otursalar, sadece varlıkları yeterli olur onlar için.
Hangi yaşta olusanız olun,anne ve babanızın gözünde hep çocuksunuzdur.
Yaşlandıklarında çocuklaşırlar, çok hassaslaşır, hemen alınırlar. Onları, ancak
siz de günün birinde anne veya baba olurduğunuzda anlarsınız.
Peki ne yapalım?
Kanıtlanmış bir kural vardır.Siz evrene ne verirseniz, fazlasıyla geri
gelecektir. Etrafa pozitif enerji verirseniz, ayna gibi size yansıyacaktır. Ne
paylaşırsanız, o sizde daha da artacaktır. Etrafa sevgiyle davranırsanız, iç
huzurunuz artacaktır. Paranızın bir bölümünü, sıkıntısı olanlarla paylaşırsanız,
arttığını göeceksiniz. Bilginizi paylaşırsanız, sizde yeni yeni bakış açıları
gelişecek, hayata daha güzel bakacaksınız.
“ Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır. “
“ Düşmanını mağlup etmek istersen, onun kötülüğüne karşı iyilikle muamele et. “
“ Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır. “
diye boşuna söylememişlerdir.Bize ne anlatmaya çalışıyorlar, bir düşünün.
Yaşadığımız dünyada işleyen bir sistem vardır.Çok hassas dengelere bağlı bu
sistemde, herşey kusursuz işlemektedir.
“ Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste “
“ Eden, bulur. “
“İyilik yap denize at, balık bilmezse Halık bilir. “
Haksızlık yapan insanların mutlu, refah içinde yaşamlarını görüp, yaptıkları
yanlarına kar kalıyor zannedebiliriz. Fakat bizim görmediğimiz şekilde, sistem
onu cezalandıracaktır. Siz sabredemeyip, öç almaya kalkarsanız, kendi elinizle
kendinizi sıkıntıya sokarsınız. İç huzurunuzu kaybedersiniz. Kim ne yaparsa,
kendine yapar. Kimseye karşı içinizde kin, nefret, öfke beslemeyin. Kimsenin,
sizin huzurunuzu bozmanıza izin vermeyin. Allah’ a dua edin. O’ ndan yardım
dileyin.
Anne veya babanız size kötü davranıyor, her şeyinize karışıyor mu? Hemen karşı
çıkmak, tartışmak yerine, belirli yöntemler geliştirerek mutlu ve huzurlu bir
ortam oluşturabilirsiniz. Uyanık olun, aklınızı kullanın, pratik çözümler bulun.
Onların tecrübelerinde yararlanın, fakat sizi sınırlandırmaya çalıştıklarında
buna izin vermeyin. Onları kırmadan, yine siz bildiğinizi okuyun. Rahat ve geniş
yürekli olun. Okuyup ,araştırarak kendinizi geliştirin. Çünkü tartışmak,
zıtlaşmak çözümsüzlük meydana getirir. Zararı yine size dokunur.
Çocuklarını aşırı seven, aşırı düşkün olan anne babalar da çoktur. İyiliklerini
düşündüklerini zannettikleri halde, kendine güvensiz insanlar yetiştirdiklerinin
farkında değillerdir. Çoçuklar, fırsat bulduklarında, onlardan ayrılıp, kendi
ayaklarının üzerinde durmalarını öğrenmeleri gerekir. Kendi dünyalarını
kurmalıdırlar.
Sonuç olarak; sonradan pişman olmamak için, anne babanızın ellerini öpmek için
hiçbir fırsatı kaçırmayın.Onlara devamlı iyilik yapın, hizmette kusur etmeyin.
Eğer evliyseniz yada ayrı yaşıyorsanız, ara ara ziyaret edin, telefonla dahi
olsa hal hatırlarını ve bir ihtiyaçlarının olup olmadığını sorun. Böylece
içinizde huzur, hayatınızda bolluk, bereket, olacaktır.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Hürriyet
"İyi veya kötü, itici, harekete sürükleyici kuvvetlerin ferdi harekete geçirmesi
anından başlayarak yasak edici frenleyici kuvveti de harekete geçirmesini bilen
insan, hürriyetin sırrını yakalamış demektir." şeklinde tanımlıyor hürriyeti
Türk Felsefesi’nin unutulmaz simalarından Nurettin Topçu.. ve hürriyeti yok eden
illetleri şöyle sıralıyor:
"Hürriyetimizi yok edici düşmanlar, kinlerimiz, korkularımız, fani hesaplarımız
ve etrafımızdan gelen sinsi tesirlerdir. Hürriyetini arayan fert, önce bütün
bunlardan sıyrılabilmelidir. Her zaman kin ile korku, hakikatten uzaklaştırır.
Sefaletimizin idraki nispetinde hür olabiliyoruz. Nelerin esiri olduğunu bilen
fert, hangi kuvvetlerin esiri olduğunu idrak eden cemiyet, hürriyetinin eşiğinde
demektir, ona pek yaklaşmıştır."
Kin, nefret, düşmanlık ve korku! Hürriyetin düşmanı süfli duygular... Bu
duygulara kapılarak bilincimizi gayya kuyularına yuvarlayan korkularımız
nelerdir? Nasıl o korkulardan bağımsız olabiliriz?
Sosyologlara göre, birimsel veya topluluklar hâlinde yapılan genel davranışların
altında, ''hayatı koruma'' adına bir takım korkular ve yine buna bağlı temel
bedensel ihtiyaçları temin etme arzuları yatıyor. Yaşam süreci içinde bir takım
olaylara, bireysel ve toplu olarak verilen duygusal tepkiler bu korku ve
ihtiyaçlara endeksli gelişen güdülerden kaynaklanıyor. İşte insanın hürriyetini
kısıtlayan şey de bu korkulardır. Çoğumuz doğarız, yaşarız ve ölürüz... Bu süreç
içinde bizi tüm bu korkulardan azade kılacak hürriyeti deneyimlemediğimiz için,
mutluluğu ve huzuru asla yakalayamadan geçip gideriz. Hayatın anlamını, ne için
yaratıldığımızı fark edemeden, bedensel temel ihtiyaçlarımızı gerçek ihtiyacımız
sanır ve bunları elde etme hırsı ve kaybetme korkuları ile esaret içinde yaşar
geçeriz dünyadan... Korkularımız konusuna daha önce de değinmiştik.. Bu sefer
ağırlıklı olarak hürriyet konusuna değineceğiz..
Aslında hür olabilmek bir kabiliyettir bana göre... Herhangi bir kişide evrensel
anlamda hür olabilme kabiliyeti varsa, o kişi dünyaya geldiği andan itibaren hiç
bir şey ile kayda girmez.. Son derece değişkendir. Su gibi her girdiği kabın
şeklini alır, ancak hiç bir kapta da durmaz. Korkuları ve bu korkularına
endeksli arzuları ve bağımlılıkları (maddi ya da manevi veya pozitif ya da
negatif) asgari düzeydedir. Çok küçük gayretle korkularından ve kendini bağlayan
her şeyden soyutlanabilir, bunu yaparken zorlanmaz. Dünyevî herhangi bir şeye
tamah etmez ya da manevî nimetler için hırslanmaz. Bilir ki yöneldiği, tamah
ettiği veya bağlandığı her ne ise, eninde sonunda o şey ona bir pranga
vuracaktır. Onu kaybetmekten korktuğu için... Bu sebeple mümkün oldukça az şey
edinir. Yaşamsal faaliyetlerini devam ettirecek kadar.. Yani ya hiç edinmez, ya
da asgari düzeyde tutmaya çalışır. Verilene razıdır ve kişiliğinde tevazu
hakimdir.
Bu en basit anlamda hürriyet tarifi.. Eğer bu mizaç bir de kemâlat ile (ilim ve
irfan ile olgunlaşma) bütünleşirse, işte gerçek anlamda hürriyete kavuşmak
budur. Artık o kişiye evrensel anlamda hür denebilir.
Mutluluk ve huzur hiç bir zaman sahip olunan dünyevi değerlere endeksli
değildir. Çünkü kişi onlara sahip olduğu andan itibaren o değerleri kaybetme
korkusuna da sahip olacaktır ister istemez. Çünkü bir şeye sahip olmak, onu
korumayı da gerektirir. Sahiplik duygusu girdi mi işin içine korkular da
girecektir. Mutluluk akılla veya akılsızlıkla da ilişkilendirilemez. Mutluluk
ancak özgürlükle ilişkilendirilebilir. Özgürlük ise tüm bağlandıklarımızdan,
sahip olduğumuz her şeyden kolayca soyutlanmaya bağlıdır.
Sözün tam bu noktasında bağımlıklar konusuna da değinmek istiyorum.
Bağımlılık, pozitif ve negatif bağımlılık olarak her iki şekilde de olabilir.
Bizler arzuladığımız şeyleri kendimize çekmeye çalışırken, bizde nefret
uyandıran şeyleri de kendimizden uzaklaştırmaya çalışırız. Bir şeyi arzulamak
kadar bir şeyden nefret etmek de onu bize bağlar. Yani, bizler sevdiğimiz
şeylere veya kişilere bağımlı kalabiliriz. Aynı şekilde nefret ettiğimiz şeylere
de bağımlı kalırız. Önemli olan, hayatımıza girip çıkan şeylerin zihnimizi bir
şekilde işgal etmesi, bu sebeple bizi evrensel gerçekleri düşünmekten alıkoyması
ve varlığında veya yokluğunda bize acı ve sıkıntı veriyor olmasıdır. (Hayati
fiiller, bağımlılık değildir.)
Zıt kutupların (zevk ve acı, sıcak ve soğuk, kazanma ve kaybetme, zafer ve
yenilgi, onurlanma ve utanma, yücelme ve yergi gibi) kişiyi etkilememesi ile tam
bağımsızlık (hürriyet-özgürlük) haline kavuşmak, negatif ve pozitif tüm
bağımlılıklardan kurtulmakla mümkündür. Bu da hayatımıza girip çıkanlara karşı
zihnimizin nötr kalmasıyla mümkündür. Çünkü, aslı olmayan bir hayal evreninde,
önceden belirlenmiş bir kaderi yaşayan kişi, gelene sevinmez, gidene üzülmez.
Onun gözünde tüm zıtlar, değerler, madde anlamında da mânâ anlamında da her şey
BİR'dir. Zihni bunlarla kayda girmez, etkilenmez. Dünya ona değil, o dünyaya
hakimdir denilebilir.
Bu sebeple, yaşam sürecinde hayatımıza giren her şeyin, iz bırakmadan
(bağımlılık anlamında) zihnimizden akıp gitmesine izin vermemiz ve bu şekilde
zihinsel bazda nötr kalmayı öğrenmemiz gerekir.
Bu konu, hayatta verilecek en önemli sınavdır. Mesela, bağlı olmakla bağımlı
olmak karıştırıldığı için bir çok hatalar yapılabilir. Bağlılık başka şeydir,
bağımlılık başka şey.. Bu anlamda çok dikkatli olmak gerek.. Sevdiğiniz, değer
verdiğiniz, minnetin bir ifadesi ile bağlı olduğunuz şeyler, bir zaman sonra hiç
farkında olmadan bağımlı olduğunuz şeylere dönüşebilir. Bu ayrımı çok dikkatli
yapmak gerekir.
Nötr kalmak ne demektir?
Mesela, paraya karşı nötr kalmak (bağımlı olmamak); parayı kullanmak ama ona
bağımlı olmamak; parayı ne sevmek ne de nefret etmek, sadece işimizi görecek bir
araç olarak onu görebilmek, yokluğu ve varlığının bizim için bir olması
demektir.
Yine önemli bir konu da, bağımlılık ve umursamazlık arasında bir denge
kurulmasıdır. Önerilen ise, orta yoldur. Kimse sizden ruhsal yola adım attınız
diye marjinal bir hayat yaşamanızı istemez, isteyemez. Bağımlı olmamak demek,
hayatı terk etmek değildir. Örneğin; bağımlı olmayalım diye ailemizi,
dostlarımızı ve çevremizi bir kenara itmemeliyiz. Ya da işimizde başarılı olma
gayretini terk etmemeliyiz veya para kazanmaktan vazgeçmemeliyiz. Ünlü biriysek,
her şeyi bir yana bırakıp inzivaya çekilmemiz gerekmez.
Bağımlı olmamaktan kasıt, kişinin kontrolünü kaybetmeden yaşadığı dünya ile
etkileşim içinde olabilmesi demektir. Dünyayı ve maddeyi reddetmek, onlarsız
yaşamak anlamına gelmemelidir. Olması gereken, dünyada maddeyle birlikte yaşayıp
onlara "bağımlı olmamak"tır.
Sri Krişna der ki;
“Dünyayı alt üst etmeyen, dünyanın da onu alt üst edemediği kişi, hikmet
sahibidir.”
Bağımlı olduğumuz her ne ise, o şey aynı zamanda putumuz, ilâhımızdır. Açık şirk
devri geçtiyse de, kopamadıklarıyla ve bağımlılıklarıyla gizli şirk cehenneminde
yaşamaya devam ediyor beşeriyet.. Oysa kopamadıklarımızdır bizi biz yapanlar ve
esaretimizin en büyük prangası benliğimiz, egomuzdur. Eğer bir gün bizi biz
yapanları terk edebilirsek, varlığı onlara bağlı olan benliğimiz de bizi
bırakacaktır. Böylece sınırsız özgürlüğe kavuşabiliriz. Sonsuz bir hayat ve
sınırsız bir özgürlük...
Tasavvufta bağımlılıklar için "put" veya "ilâh" tanımlaması yapılır. Gönül
(bilinç) aslı itibarıyla sınırsızlık kabiliyetine sahipken, algıladığı süfli
alemlerde illüzyona kapılarak gerçekte muhtaç olmadığı, ihtiyacı olmayan şeylere
(putlara/ilahlara) bağlanıp esarete düşer. Sözümüzü Azizüddin-i Nesefî (*) ile
noktalayalım:
"Hür olanın bütün putları kırıktır. Hepsinden vazgeçmiştir. Allah’ın evi olan
gönlünü putlardan temizlemiştir."
@ngelic - Sessiz Sözler
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Baba ve Oğul (Bir Hikaye)
Hali vakti yerinde olan bir adam Allah'tan bir oğul istemiş. Allah duasını kabul
edip ona bir oğul vermiş. Adam çok sevinmiş bir oğlu olduğuna... Öyle ki o
sevinçle eşine dostuna yemekler vermiş, düğün bayram etmiş. Oğul yavaş yavaş
serpilmeye başlamış. Adam oğluna o kadar düşkünmüş ki her istediğini yerine
getirmeye başlamış. Derken oğlu büyümüş yağız bir delikanlı olmuş. Adam zamanı
geldi diye düşünüp, nüfusunu da kullanarak oğlunu güzelce bir işe sokmuş.
Arkasından Allah'ın emri ile şehrin en güzel kızını istemiş oğluna, saray gibi
bir ev kurmuş, dillere destan bir düğünle evlendirmiş evladını.. İçi rahatmış
artık, oğlu için bir baba olarak elinden geleni yaptığını düşünerek.. Fakat kısa
bir süre sonra delikanlının hayatında ufak tefek sorunlar baş göstermeye
başlamış. Adam her sorun çıktığında koşup yetişmiş ve maddi ve manevi desteğiyle
oğlunun hayatını toparlamış. "Üzülme oğulcuğum!" diyormuş her defasında
evladına.. "Üzülme, ben senin babanım ve her zaman yanındayım. Bunu da
hallederiz Allah'ın izniyle!"... Fakat çocuğun sorunları bir türlü bitmek
bilmiyormuş. Her gün başka bir derde sokuyormuş başını.. Bu sebeple şikayet ve
istekleri hiç bitmiyormuş. Adamcağız ne yaptıysa delikanlının hayatına bir
çekidüzen verememiş. Böylece günden güne her şey daha da kötüye gitmiş. Derken
bir gün oğul işvereni ve iş arkadaşlarıyla geçinemediğini bahane edip işinden de
çıkmış. Bu sefer evindeki huzur da bozulmuş. Nihayet huysuzluklarına karısı da
dayanamayıp evi terk etmiş ve evi ocağı dağılmış. Böylece delikanlı dönüp gelmiş
yine baba evine.. Baba hemen kucak açmış tabii ki biricik oğluna... Yediği
önünde yemediği arkasında yine.. Fakat bir yandan da adamı bir tasa almış. "Ya
bana bir şey olursa, bu oğulcağızıma ne olur, kim bakar ona, nasıl hayatını
devam ettirir?" diye.. Fakat oğlunu üzmek istemediği için bu endişelerinden söz
etmemiş hiç.. Böylece bir süre daha geçirmiş delikanlı babasının kanatları
altında.. Fakat adam oğluna hissettirmese de her geçen gün endişesi artıyormuş.
Bunun böyle devam etmemesi gerektiğini biliyormuş. Sonunda bir gün oğlunu
karşısına almış ve "Oğlum, sen benim göz aydınlığımsın. Her başın sıkıştığında
sana destek olmaya hazırım. Ama senin de kendine göre bir hayatın, evin barkın
ve bir ailen olsun isterim. Hadi gel sana bir iş bulalım ve bozulan düzenini
yeniden kurmaya çalışalım" demiş. Baba evinde ekmek elden su gölden yaşayıp
rahata alışmış olan delikanlının bu teklif pek hoşuna gitmese de itiraz
edememiş. Aramış taramış zar zor bir işe girmiş. Adam oğluna yeniden ev ocak
kurmuş. Yine Allah'ın emri ile gidip bir kız istemiş ve oğlunu evlendirmiş
ikinci kez... Evladının dağılan düzenini yeniden kurduğunu düşünerek için için
sevinmiş. Bu arada elini oğlunun üzerinden yine hiç çekmemiş. Daima her konuda
maddi manevi yardımını esirgememiş. Oğluna yeniden kurduğu düzen bozulmasın
istiyormuş. Fakat ne yaptıysa fayda etmemiş ve bir süre sonra oğlunun hayatı
yine baş aşağı gitmeye başlamış. Sorumsuzluğu ve geçimsizliği sebebiyle işinden
de çıkarılmış, parasız pulsuz kalmış. Derken evinde ailesiyle sorunlar başlamış.
Bu durumu gören baba bir kez daha oğlunun yardımına koşmuş, maddi manevi ne
gerekiyorsa yapmış. Fakat bakmış, ki bir türlü oğlu ıslah olmuyor ve ailesine de
çok kötü davranıyor, hiç kimseyle geçinemiyor. Hattâ iş güç derdini de tamamen
boşlamış ve yan gelmiş evinde yatıyor. Adam üzülerek yine almış oğlunu karşısına
ve "Oğlum bu halin ne olacak senin, neden ailene kötü davranıyorsun? Üstelik hiç
bir işte de tutunamıyorsun. Artık çok endişeleniyorum. Bu gidişin sonu pek iyi
değil.. Zar zor yeniden kurduğumuz yeni düzenin de bozulmasından korkuyorum"
demiş. Oğul babasına şöyle cevap vermiş: "Babacığım neden korkuyorsun, sen
varsın ya!" İşte o vakit adam durumu anlamış. Her sıkıntısında oğlunun yardımına
koşup, o sıkıntıyı giderirken, ona iyilik yapıyorum zannederken ne kadar büyük
kötülük yaptığını fark etmiş. Daha geç olup, iş işten geçmeden bir şeyler
yapması gerektiğine karar vermiş. Almış oğlunu karşısına ve demiş ki; "Oğlum,
artık beni öldü kabul et ve kendi başının çaresine bak. Bundan sonra seninle
baba oğul ilişkimiz bitmiştir. Bir daha sakın benim kapımı çalma. Benim de bir
oğlum yok artık." Oğul ne olduğunu anlayamamış ve paniğe kapılıp, "Babacım ben
sana ne ettim, ki beni oğulluktan sildin?" demiş. Baba içinden hüzünle; "Sen
bana bir şey yapmadın, asıl ben sana kötü bir şey yaptım" demiş. Sonra tereddüt
etmeksizin oğluna sırtını dönüp gitmiş. Oğul inanamamış babasının tavrına ve
söylediklerine.. Şaka ediyor sanmış önceleri, ama bakmış ki babası arayıp
sormayı tamamen kesmiş, o vakit işin vahametini anlamış. Gidip babasının
kapısına yalvarıp yakarmış, ağlayıp sızlamış. Fakat babada hiç yumuşama yok,
oralı bile değil.. Bunu görünce bu sefer hırçınlaşmış, isyan edip bağırıp
çağırmış "Sen ne biçim babasın, ki oğluna sırtını döndün?" diye... Baba ise olan
bitene çok üzülmesine rağmen bunu belli etmemiş ve dönüp oğlunun yüzüne hiç
bakmamış. Oğlunun kendi sulbünden geldiğini, bu sebeple aslında güçlü melekelere
sahip olduğunu, eğer gayret gösterirse ayakları üzerinde durabileceğini
biliyormuş. Yoksa babaya dayanıp güvenerek yaşarken potansiyelindeki bu
özellikleri asla ortaya koyamayacakmış. Bu sebeple duygularının zaaf oluşturup
kararından dönmesine sebep olmaması için azmetmiş. Çünkü o andan itibaren
göstereceği en ufak bir zaafın belki de ileride oğlunun hayatına mâl olacağını
çok iyi biliyormuş artık. Fakat baba yüreği tabii, uzaktan uzaktan da olsa
oğulcağızını izliyormuş. Delikanlı ise bakmış ki babası ciddi ve artık babadan
hiç bir yardım göremeyecek, gidip bir işe daha girmiş. Fakat her istediğini elde
etmeye alışarak şımarık yetiştiği için geçimsizlik sebebiyle her işten
çıkıyormuş. Sonunda ikinci karısının da sabrı taşmış ve genç adamı terk etmiş.
Bir süre sonra genç adam babasının aldığı evi de satmış parasızlıktan.. Onu da
yemiş bitirmiş ve nihayet düşmüş sonunda sokaklara.. Aç biilaç sokakta yatıp
kalkıyormuş artık... Baba ise oğlunun düştüğü durumu uzaktan izliyor ve her gece
evinde ağlıyormuş. Ama oğlunun babaya güvenerek yaşamamasını, hayatın
gerçeklerini öğrenmesini, olgunlaşmasını ve bir gün babası öldüğünde ayakları
üstünde duracak duruma gelmesini arzuluyormuş. Bu sebeple çok üzülmesine rağmen
duygularına yenik düşmemiş ve duruma hiç müdahale etmemiş. Sadece ölmemesi için
gece oğlu uyurken gizlice bir kaç lokma yemek koyarmış yanı başına, sabah bulup
yesin diye... Bir de üşüyüp ölümcül derecede hastalanmasın diye üzerine bir örtü
atarmış oğlu uyurken.. Oğul ise içinde bulunduğu durumun sıkıntısından, geceleri
gelen bu gizli yardımın babasından geldiğini anlamamış bile.. Gel zaman git
zaman oğlanın yavaş yavaş aklı başına gelmeye başlamış. Bakmış ki hiç kimseden
fayda yok ve hayatı elden gidiyor, bir gün sokaklarda açlıktan sürünerek ölüp
gidecek.. Karar vermiş bir işe girmeye.. Fakat bu perişan haliyle kim onu işe
alır? Çaresizlik içinde ne yapacağını bilmez halde kara kara düşünmeye başlamış.
Bir gece adam yine gizlice oğlunu izliyormuş. Onun ağlayarak Allah'a dua
ettiğini işitmiş ve sonunda evladının aklının başına geldiğini anlamış. Gidip
oğlunun eski bir arkadaşından yardım istemiş. "Evladım, sana bir miktar para
vereceğim. Oğlum falanca parkta yatıp kalkıyor. Gidip onu tesadüfen görmüş gibi
yap. O senden borç isterse, bu parayı kendi paranmış gibi ona ver", demiş.
Oğlunun arkadaşı olan biteni pek anlamamış, ama adamın teklifini kabul etmiş.
Kalkıp gitmiş o parka.. Aynen adamın dediği gibi eski arkadaşıyla tesadüfen
karşılaşmış gibi yapmış. Sonra iki arkadaş konuşup dertleşirlerken, bir işe
girmek istediğinden, ama bu halde kimsenin ona iş vermeyeceğinden dert yanmış
bizimki... Arkadaşı söz tam istediği yere gelince, "Ben sana borç para
verebilirim, sonra paran olunca ödersin" demiş. Oğul bu teklifi hemen kabul
etmiş ve teşekkür ederek parayı almış. Sonra gidip temizlenmiş, üst baş almış
kendine ve iş aramaya başlamış... Nihayet küçük bir iş bulmuş. Artık şımarıklık
ettiğinde işinden olacağını ve tekrar aç açık sokaklara düşeceğini çok iyi
biliyormuş. Bu sebeple işinde ustasına itaatkar davranıp, iş arkadaşlarıyla iyi
geçinmeye gayret etmiş. Öyle ki çok çalışıp ustasının bir dediğini iki etmeden
zamanla en iyi işçisi olmuş. Bu arada evi olmadığı için iş yerinde küçük bir
odada kalıyormuş. Eli para görünce bu küçük odada kalmak istememiş ve kendine
nohut oda bakla sofa küçük bir ev kiralamış, üç beş eşya düzmüş. Sonra kötü
davranarak elinden kaçırdığı ikinci karısı gelmiş aklına.. Çekinerek de olsa
gidip özür dilemişi, şimdiki durumunu açıklamış ve yeniden onunla beraber olmak
istediğini söylemiş. Karısı bakmış ki genç adamın aklı başına gelmiş, eli ekmek
tutup huyu suyu değişmiş, o da unutmuş olanları ve barışmış kocasıyla.. Dönmüş
evine ve huzur içinde yaşamaya başlamışlar birlikte.. Bu arada baba gizliden
oğlunu takip etmekteymiş yine.. Bir gün ustası almış genç adamı karşısına ve;
"Sen benim en iyi ve en çalışkan kalfam oldun. Bir dediğimi iki etmedin, işi çok
iyi öğrendin. Bense artık epey yaşlandım. Bu işi devam ettirecek gücüm kalmadı.
Bu sebeple işi sana devretmek istiyorum. Sen çalışkan bir genç adamsın.
Çalıştıkça zamanla bana borcunu ödersin. Bundan sonra bu iş yeri senin." demiş.
Genç adam çok sevinmiş tabii.. Hemen ustasının elini öpmüş ve işi devralmış.
Oysa babası oğlanın sıkı çalıştığını ve başarılı olduğunu anlayınca, önceden
ustayla görüşüp bu durumu da o ayarlamış meğer. İşyerini satın almış, ama bu
senaryoyu usta ile birlikte hazırlamışlar. Böylece genç adam işyeri sahibi olmuş
ve başlamış işi devraldığı ustaya borcunu güzelce ödemeye... Güzelce çalıştığı
için işi gücü de yaver gitmiş ve hali vakti epeyce yerine gelmiş. Bu esnada bir
oğlu olmuş. Artık çok mutlu ve huzurlu bir hayatı varmış. Bir gece oğlunu
kucağına alıp onu sevip seyrederken, onunla ve geleceği ile ilgili hayaller
kurmuş. Bu arada kendi ve babasıyla geçen hayatı gözlerinin önünden geçmiş. Ve
bir anda olanı bitenin hayrını idrak etmiş. Titreyerek utanç içinde ağlamaya
başlamış. Babasının her şeyi onun hayrı için yaptığını ancak o zaman fark
edebilmiş. Sabahı zor etmiş. Gün doğar doğmaz, almış oğlunu kucağına, takmış
karısını koluna ve koşmuş babasının kapısına.. Baba anlamış oğlun neden
geldiğini ve açmış kapıyı gözyaşları içinde... Bir şey diyecek olmuş ya, oğul
susturmuş babasını elini öperek.. Sonra baba oğul gözyaşlarıyla sarılmışlar
birbirlerine.. Geçen zor, ama hayırlı ve bereketli yılların muhasebesini göz
göze sessizce yaparak anlaşmışlar.
@ngelic © Sessiz Sözler
Babanızın dua ve öğütlerinden mahrum kalmayın!
A. KADİR SÜPHANDAĞI
Baba, insanın her başarısında mutlaka ilk haber verilen ve yeryüzünde en fazla
bu başarıyla mutlu olan, her üzüntüsünü paylaşan, yardım eden, başı sıkıldığında
ilk yardım istenen bir kol ve şefkatle gerilen bir kanat. Kol ve kanattan yoksun
yaşamaya çalışmak ve bu yaşama alışmak, insanın aradığında bütün sıkıntılarının
giderildiği bir telefonun diğer ucundaki sesin yokluğu. Ebedi suskunluk, işte
babasızlık.
Her baba gider; ama giderken de arkada oğlunun veya kızının kulağına küpe olacak
hakikatleri, tecrübeleri bırakır. Hayatta kim olduğumuzu, nasıl durduğumuzu,
nereye ve nasıl baktığımızı tayin ederler. Hayatın kurallarını, beklentilerini,
kaçınılmazlıklarını öğretir.
Bunu öğretirken de adına nasihat ya da öğüt dediğimiz metodu kullanır. Bu, bir
anlamda eğitimdir. Hz. Adem’den günümüze kadar bütün babalar çocuklarını hayata
hazırlama gayretindedir ve onu bir eğitime tabi tutar.
Bu metot fıtrata uygun bir metottur ki Kur’an-ı Kerim’de bazı peygamber
babaların ağzından aynı metodu kullanarak bütün bir insanlığa yol gösteriyor.
Hiç şüphesiz insanın ve insanlığın ebedi kurtuluşu için gönderilen Yüce
Kitab’ımız da hangi üslubun insana daha çok tesir edeceğini bize misalleriyle
gösteriyor. Örneğin “İnsanları, Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle
davet et.” (Nahl, 125) ayetinden öğrendiğimiz şey “hikmet ve güzel öğüt”tür.
Şimdi demek ki sözünün tesir etmesini isteyen her ebeveyn veya nasihatçi bu
yolla muhatabına tesir edebilecektir.
Yine bir başka ayette de, “Onlara öğüt ver ve kendilerini ıslâh etmeleri
hususunda tesirli bir söz söyle.” (Nisa, 63) buyurulmaktadır.
Kur’an’ın uyguladığı metodun aynısını Kur’an’ı bize getiren şanı yüce Resul’ün
eğitim metodunda da görüyoruz. Hayatı boyunca bulunduğu her ortamda “en emin bir
eğitimci”, “en güvenilir bir nasihatçi” olarak karşımıza çıkan Efendimiz (sas),
bununla da yetinmiyor ve üç kere üst üste dinin bir öğüt olduğunu bizlere
hatırlatarak hadisin devamında bize şu öğütte bulunuyor: “Bir kişi din
kardeşinden öğüt isterse, ona öğüt versin.” (Müsned, 4:259)
Kur’an-ı Kerim’de ve diğer Allah dostlarının eserlerinde hitap olarak “Ey oğul”
ifadesinin seçildiği dikkat çekiyor. Bu hitap tarzı kullanılmış olsa da öğüt ve
nasihatlerle verilmek istenen mesaj kız-erkek ayrımı gözetmeden bütün bir nesle
yöneliktir.
Peygamberlerimizin öğütleri:
Ey Şit! Dünyaya gönül bağlama
Hz. Adem’den (as) oğlu Hz. Şit’e: “Ey Şit! Dünyaya gönül bağlama. Her işin
sonuna bakıp neticesinin nereye varacağını düşün. Bir işe başlayacağın zaman
kalbine sıkıntı gelirse o işi bırak yapma ve hayatın boyunca sürekli danışarak
iş yap.”
Lokman Hekim:
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme
“Ey oğulcuğum! İnsanlara karşı avurdunu şişirme (kibirlenme) ve yeryüzünde
çalımla yürüme. Çünkü Allah övünen ve kuruntu edenlerin hiçbirini sevmez.
Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt; çünkü seslerin en çirkini elbette
merkeplerin sesidir.” (Lokman Sûresi/17-19)
Hz. Muhammed (sas):
Ey kızım, nefsini su ile pâk eyle
“Ey kızım! nefsini su ile pak eyle, lisanınla Rabb’ini zikreyle ki eşin sana
baktığı zaman ferahlansın. Gözlerini de sürmele, zira sürme kadınların
ziynetidir. Ey Fatıma! Allah katında kabul edilen ibadetler yap. Çünkü kıyamet
gününde Ben de seni Allah’ın azabından kurtaramam.”
Hz. Ali:
Cimri ile arkadaş olmaktan sakın
“Ey oğul! Her şeyden önce Allah’tan kork. Bütün emirlerini yerine getir. O’nu
anmakla kalbini yaşat. İpine sımsıkı sarıl. Cimri ile arkadaş olmaktan sakın.
Çünkü o kendisine en fazla ihtiyaç duyduğun anda senden uzaklaşır. Fasıkla
arkadaş olmaktan sakın. Çünkü o, çok değersiz şeye seni satar.”
İmam-ı Gazali:
Ey oğul bildiklerinle amel et
“Ey oğul! Bilmediklerini öğrenmek istiyorsan, ilk önce bildiklerinle amel
etmelisin. Allah vergilerinin en hayırlısı akıl ve ilim olduğu gibi,
musibetlerin en kötüsü de ahmaklık ve cehalettir.”
Mevlânâ:
Dilden gönüle yol vardır
“Ey oğul! Eğer düşmanını sevmek, düşmanının da seni sevmesini istiyorsan, kırk
gün onun iyiliğini ve hayrını söyle. Göreceksin ki o düşman, senin en yakın
dostun olacaktır. Çünkü gönülden dile, dilden de gönüle yol vardır.”
İbrahim Edhem:
Gençlik çağını ibadet için harca
“Ey oğul! Vakitlerin en şereflisi olan gençlik çağı, amellerin en faziletlisi
olanlar için harcanmalıdır. İş bu ameller mukaddes yüce Hakk’ın ibadet ve
taatidir.”
Şeyh Edebali:
Cahiller arasındaki alime acı
“Ey oğul! Caniler arasında alime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken
itibarını kaybedene acı!.. Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar
emniyette değildir.”
H. Bayram-ı Velî:
Edebe çok riâyet eyle
“Ey oğul! Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş. Sana sorulmayan şeye cevap
verme. Bir şey sorulursa cevâbını bilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine,
bilmem demek ilmin yarısıdır. Eğer cevâbını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü
uzatma. Mecliste bulunanlara imtihân için bir şey sorma. Onlarla münâzara ve
münâkaşa etme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma. Edebe çok riâyet
eyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerin kendine
mahsus bir edebi vardır. Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muâmelede bulun.
Dünyâ sevgisini gönülden çıkar. Allahü Teâlâ’nın rızâsı yolunda senin önüne ve
yoluna bir şey engel olmasın.
Şeyh Sadi:
Okulda terbiyesizin yanına oturma
“Bu nakışlı mektubu hikmet yazan kalem ile sana yazıyorum.
Şimdi öğütten anlayacak yaşta değilsin, fakat anlayacak çağa geldiğinde
kullanırsın.
Yüzünde sakal çıkmadıkça evden dışarıya adımını atma.
Ayağını kendin zincirle, kendi evinde mahpus ol.
Hiçbir zaman ailenin sohbetini bırakıp elin kapısına gitme.
Elle görüşmek hayırlı değildir, özellikle yaşı senden büyük ise.
Seni okula gönderirler, alfabeyi yanı başına koyarlarsa:
Okulda her terbiyesizin yanına oturma.
Saçma fikir yüzünden kalbini kırma, konuşurken ‘mim’ gibi ketum ol.
Her söylenen boş söze kulak asma ki, kulak çekmenin acısını tatmayasın.
Kur’an’a geçtiğin zaman o sofradan her günün rızkını yemelisin.
Kur’an’dan kendi ipine mücevher olarak ne dizersen, dil ile tekrar ederek
kendine mâl et. Sen Kur’an’ı koruma hakkını yerine getirirsen, Hakk’ın koruması
da içindeki dertleri siler.”
Molla Cami:
İlim, bütün sanatların baş tacıdır
“Her nefes, değeri nitelik ve nicelikten daha çok olan kıymetli bir mücevherdir.
Bu mücevheri bedava elden çıkarma, bilhassa alçakları överek.
Kendine bu işin zahmetini çektirme. İlim yolunda çile çekmen daha iyidir.
İlim, bütün sanatların baş tacıdır; ilim, bütün kapıları açar.
İlim yolunda kemerini sıkıca bağla, diğer uğraşılara da fazla eğilme.
Ben sana ilim hakkında daha ne söyleyeyim? Bilgi geldiğinde, sana ne yapacağını
söyler. İlim çoktur, fakat ömrün kısadır. Sen gerekli olanı meslek edin. Gerekli
olanları öğrendiğin zaman kalbini onarmaya bakman iyi olur.
Kalbin onarımı, kalbi su ve balçığın keşmekeşinden çıkarmandır.
Ayaklarını eteğine, başını yakana çekmen; bedenini şahadete, ruhunu gaibe
vermendir.”
-----------------------------------------------------------------------------
Dünyada yeri dolmayacak tek kişi, annenizdir.
Her şeye rağmen sizi affedebilecek insan, annenizdir.
Yetiştiren, koruyan ve besleyen, ana - babanızdır... "O"nu idrâka çalışın!..
Ahmed Hulusi
|