Kur’an-ı Kerim ayetlerinde bahsi geçen Saba kraliçesinin, Hz. Süleyman’ın
daveti ve sonra da onunla karşılaşması sırasındaki sağlam karakteri ve
dengeli davranışları pekçok öğretici noktalar içerir. Bu ayetlerin çeşitli
tefsirleri ve yapılan çıkarımlar Kur’an’ın kadınların yöneticiliği
meselesine bakışını konu almış ve defalarca vurgulanmıştır ki, ilgili
ayetler sadece olumsuz bir ifade içermekle kalmamakta, hatta aksine bir
kadının derin düşünce ve yönetimine tanıklık etmektedir. Özellikle Neml
suresindeki çok bilinen ayette şöyle denmiştir: “Kraliçe dedi ki: Krallar
bir diyara girdiklerinde ve orayı fethettiklerinde o diyarda bozgunculuk
yapar, orayı fesada uğratırlar. O yörenin önde gelenlerini aşağılarlar. Bu,
onların adet ve alışkanlıklarıdır.”
Saba kraliçesi başlangıçta iyiniyetinin göstergesi olarak Hz. Süleyman’a
hediye göndermiş ve sonuç itibariyle de Allah’ın Peygamberine teslim
olmuştu. Bu davranış, hiç kuşku yok, mevcut şartlarda onun şahsiyetinin ve
ölçülü kararının göstergesiydi.
Bu zeminde büyük Kur’an
müfessirleri arasında, çoğunlukla da hanım müçtehid Emîn ve son yıllarda
Münire Gorcî gibi kadınlar tarafından Kur’an’daki cinsiyet eşitliğini
gözeten bakışına dikkat çekmiş ve bu konuyu ele almışlardır.
Kadınların yönetici olması
meselesi, o kadar uzak olmayan bir geçmiş ve sadece Müslüman milletler için
değil, modern zamanlar ve toplumlar bakımından da çok az tecrübe edilmiş bir
şeydir ve bu konuda hep kuşkular varolmuştur. Hatta kimileri, kadınların
yöneticiliğini, âhir zamanın karanlık döneminin ve çetin koşulların
alametlerinden sayarlar. Halbuki hiçbir zaman şu çok önemli noktaya dikkat
etmiş değildirler: Küresel yönetimin bugünkü durumu ve mevcut istikrarsız ve
sürdürülebilir olmayan ortam hep erkeklerin maskulin üslubunun eseridir.
Kadınların, kadınsı bakışaçılarıyla sahneye çıkmaları, gördüğümüz hali
bundan daha da kötü yapamaz. Bir diğer ifadeyle, şimdiye kadar dünyayı
savaşa, istikrarsızlığa ve güvensizliğe sürükleyen faktör kadın olmamıştır.
Aksine, hegemoni psikolojisi bu sorunların temel etkenidir.
Çağımızın hızlı değişimleri
arasında, BM’nin yapısal reformu, zengin ve fakir arasındaki uçurum,
uluslararası çevre örgütünün kurulması, AB’nin geleceği, Ortadoğu ve
Filistin’in geleceği, İran’ın nükleer faaliyeti çevresindeki kriz gibi
önemli küresel sorunların yanında çok az değerlendirilen ve ilgi gören konu,
yönetim ve karar alma mekanizmalarında bulunan kadınların diplomasi alanına
daha fazla katılmasıdır. Bu katılım, küresel politik dengelerin çehresini
feminen estetikle değiştirecek yeni bir halka olacaktır.
“Kadınların katılımı”yla “kadın
bakışaçısı” arasında fark bulunması gerektiğini tabii ki düşünmeliyiz. Bugün
pekçok kadının, yönetim kademelerinin ve siyasetin üst basamaklarına ulaşmak
için mecburen kendisini erkeksi gösterdiği gerçeği inkar edilemez. Hayat
bahşedecek psikolojilerinden ve kadınsı düşüncenin etkin tezahürlerinden
yönetimin üst mevkilerine girebilme uğruna vazgeçiyorlar. Oysa eşitliği
sağlayacak, toplumların işlerini yoluna koyacak ve hatta küresel yönetimi
insanlığa yararlı hale getirecek olan, kadınsı basiretin varlığıdır. Bu
yaklaşımın aşırı feminizmin bakışaçısına aykırı olduğunu da ekleyelim.
Kadınsı bakışın etkisi
-Gustav Jung gibi çağdaş çoğu psikoloğun teorisine göre erkek ve kadın tüm
insanların kimliğinin bir parçasıdır- aslında dengenin ortaya çıkmasını
sağlayacaktır. Sayısal düzene ve iktidarcı rasyonaliteye yönelen, tefsir
üstadı Ayetullah Cevadî Âmûlî’nin ifadesiyle Kâdir-i Müteâl’in “celal”
tecellisi olan gücün yanısıra, yaratıcılığın ve duygusallığın odağı, hayatın
güzel ve motive edici tarafı veya kâinatın yaratıcısının “cemal” tecellisi
olan gücün de yerini alması gerekir. Bu iki güç, birbirinin yanında durarak
insanların bireysel eşitlik ve dengesini güvence altına alırken kollektif
aklı da kolaylaştırır.
Günümüzde ahlaki ve duygusal
bakışaçısının eksikliği dünyanın idari sistemlerindeki en büyük boşluk
olarak önümüzdedir ve sistemlerin hastalığı kabul edilse yeridir. Bu
bakımdan, ilham veren yönetim tarzının, iktidarcı yönetim tarzının yanında
bulunması; yahut duygusal zeka veya heyecanın klasik zekanın yanında olması,
kurumsal yönetimin krizlerinden çıkmak için işlevsel rol oynayabilir. Öte
yandan kadınların her geçen gün artan biçimde uluslararası politik dengeler
içinde yeraldığı dikkat çekiyor. Almanya eski çevre bakanı Merkel bugün bu
ülkenin başbakanı olmuş durumda. Rice, ABD dışişleri bakanlığını yürütüyor.
İngiltere’de eski çevre bakanı Beckett son aylardaki dikkat çekici siyasi
gelişmeler ortamında dışişleri bakanlığı koltuğuna getirildi. Avusturya’nın
eski dışişleri bakanı Waldner, AB dışilişkiler komisyonunun başına geçti.
Rusya savunma bakanlığı halen bir kadının yönetiminde. Bunlara ilave olarak
kadın cumhurbaşkanları da sahneye çıkmaktadır. Finlandiya cumhurbaşkanı
Tanya Halonen, Şili ve Liberya’nın yeni cumhurbaşkanları bunlar arasında
sayılabilir.
Ne yazık ki bu örneklerin çoğu
kadınsı etkiyi yapamamışsa ve sırf kadınların katılımıyla sınırlı kalmışsa
da yine de politik alanın çeşitlenmesi bakımından küresel dengeye olumlu
katkısı olmuştur. Daha da ilginci, geçenlerde Iraklı Şii grupların savunma
bakanlığı için yetkin bir kadının seçilmesi üzerinde uzlaşmaya
vardıklarından sözedilmesiydi. Önerilen isim, kabinenin diğer kadınları
arasında ciddi bir seçenekti. Afganistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt,
Umman, Filistin ve Ürdün gibi bölge ülkelerinin kabinelerinde kadın
bakanların sayısındaki artış dikkat çekicidir. İran’ın eski cumhurbaşkanı
Seyyid Muhammed Hatemi’nin bir kadın yardımcı seçmesindeki cesur adımı ve
kadınların İran İslam Cumhuriyeti kabinesine girmeleri de İranlı kadınların
kapasite ve kabiliyetlerini doğruladı. Fakat son yıllarda küresel diplomasi
kadın eliyle estetik kazanmasına karşın uluslararası alanda iki fotoğraf
üzerinde durmamız gerekiyor. Birincisi, bu gelişmenin küresel dengelerde
zorunlu olarak adil, barışçı, çevreci, ahlaki-duygusal sonuçlara yolaçmamış
olmasıdır. Bunun nedeni, maalesef bu kadınların çoğunun statükonun aynısı
bakışaçısıyla işlerini yürütmesidir. İkincisi, uluslararası toplum
herhalükârda şu gerçeği anlamış görünüyor: Kadınların görece söz, karizma ve
ahlaki-manevi disiplinlerinin etkisi, ulusal ve uluslararası müzakerelerde
konulan hedeflere ulaşabilmek için yeni bir sayfa açabilir ve karşı tarafın
düşüncesinde gerekli etkiyi yaratabilir. Ulusal alanda daha ilginç noktalar
bulunabilir.
Şia tarihinde,
Allah’ın dininin hedeflerini gerçekleştirmede oynadıkları rolün nasıl katkı
sağladığından bahsedilen çok sayıda kadının adı geçer. Medyada, onların
kendi zamanlarında ne denli etkili olduklarına dair çok şey yazılıp
çiziliyor. Hz. Zeyneb-i Kübrâ ve Ma’sûme (onlara selam olsun) veya Bibi
Şehrbânû, Hekime ve Nergis Hatun gibi iyi bilinen isimlerin herbiri, dönemin
sosyal ve siyasal alanlarında belli bir mesajı olan ve belirleyici rol
oynayan büyük insanlardı. Bütün bunlarda bakarak sormak gerekiyor: Acaba
İslam Cumhuriyeti, milletin talebi ve aziz İslam’ın öğretilerinden doğan bir
nizam olarak bölgesel ve küresel diplomasi sahalarında kadınların
kapasitelerinden yararlanıp dünyaya kadınsı bakışaçısından doğru biçimde
faydalanan sahih bir örnek sunamaz mı? Eğer Hekime Hatun veya Hz. Ma’sûme
(ki Kum kenti yakınlarda onu anmak üzere büyük taklit mercileri,
medreselerin yüksek alimleri ve üniversite hocalarının biraraya geldiği bir
toplantıya tanıklık etti) bugün yaşasalardı onlara nasıl muamele edilirdi?
Büyüklük ve kutsallıklarından edilen onca söze uygun olarak işlerin çekilip
çevrilmesi ellerine bırakılır mıydı?
Bir yandan Usulîlerin kadın
sorunları konusundaki gidişatı, kadınların bireysel rolleri, kimlikleri ve
haklarının gerilediğini vurguluyor. Nitekim “Kadın Katılım Sorunları
Merkezi”nin adı “Kadın ve Aile Sorunları Merkezi” olarak değiştirildi.
Kadınların yöneticiliğinin erkeksileştirilmesinde ifrata varan bir süreç
yürürlükte ve soruna hiç gerçekçi olmayan bir üslupla bakılıyor. Aynı
şekilde bu merkezin yeni ve önceki başkanlarının son birkaç aydır kadın
sorunlarında yaşanan dalgalanma hakkındaki sözleri, aile hukukunun
kadınların bireysel haklarının üstüne çıkarıldığını ortaya koyuyor. Bu
uzmanların yanısıra medyamız da kadınlar için eş ve çocuklu olma dışında bir
kimlik ve rol düşünmüyor. Oysa rivayetlere göre Musa b. Ca’fer kızı Hz.
Ma’sûme evlenmemişti, çocuğu yoktu. Ama bu büyük şahsiyet bugüne kadar Şii
dünyanın ilim kutbu olarak bilindi. Aynı şekilde taklit mercileri ve ulema
için ilham kaynağı oldu. Bu büyük alimler, kendilerini, bireysel kimliğiyle
o makama ulaşmış bulunan o hanımın yardımı kapsamında görürler.
Dolayısıyla İslami nizamın
kapasitesi, İslam tarihi, Şia öğretileri, İranlı kadınların donanımı ve
onların ulusal, bölgesel ve küresel meselelere etkide bulunma gücüyle,
İranlı kadınların ev hanımlığını sosyal pozisyonlara tercih etmeleri
gerektiğine inanan bazılarının algısı arasında bir uyum var mıdır? Tabii ki
onların sosyal pozisyondan ne anladıklarına bakmak gerekir. Unutmayalım ki
İmam Humeyni, eski Sovyetler Birliği lideri Gorbaçov’a yazdığı mektubu
iletmekle görevli diplomatik heyete, devrimin önde gelen kadınlarından biri
olan Debbağ’ı bizzat kendisi tayin etmişti. Devrimin lideri Hamanei de son
yıllarda aynı yönde hareket etmektedir. Öyleyse kadınsı bakışaçısının etkin
hale getirilmesi ve kadınların yöneticiliğinin İslami bir nizamda sınırları
nelerdir? Acaba bu zeminde hiç olmazsa dini öğretilerden ve milli
kapasitemizden yararlanabiliyor muyuz?
Gerçekten, eğer Hz. Ma’sûme
bugün yaşasaydı ülkenin idari ve siyasi sisteminde hangi konumda olabilirdi?
Dr. Ma’sûme İbtikar
(Hatemi hükümetinde İran’ın ilk kadın cumhurbaşkanı yardımcısı olarak görev
yaptı.)
Çev. Kenan Çamurcu
Alıntı : Bilgi
ve Hikmet, 2006 Haziran