MODERN DÜNYADA KADIN
Murat Kirişçi - Bilgi ve Hikmet
İnsanlık tarihi boyunca sürekli
savaşlar, işgaller, talanlar, zulümler oldu, tiranlar, zorbalar geldi geçti.
Devletler yıkıldı, devletler kuruldu. Medeniyetler ve hatta imparatorluklar
hüküm sürdü. Hayat çoğu zaman bir karmaşa bir kaos içerisinde değişik
birlikteliklerle sürdü gitti. Ama yine bu insanlık tarihi içerisinde kadın
konusu gündemden hiç düşmedi. Tartışıldı, konuşuldu, hakları kısıtlandı veya
genişletildi; namus, edeb, onur, izzet merkezi oldu kadın. Bazen Allah’ın
ona verdiği haklara sahip oldu bazen tümüyle ezildi. Ama gerçek şu ki
hayatın merkezi olan insan konumunda olması gereken kadın; daima nesne
olarak görüldü. Ya sermayeye ya zorbalara ya da fuhuş sektörüne malzeme ve
gündem oldu.
İslam tarihi boyunca, Allah’ın
kadını da erkek gibi kul olma sorumluluğuyla yaratıldığı genelde atlandı.
Peygamberin eşleriyle olan ilişkileri hep mitolojik ve olması mümkün
değilmiş gibi masalsı bir şekilde anlatıldı, ama O’nun uygulamaları hiç
dikkate alınmadı. Sanki o davranışlar sadece peygambere özgü imiş gibi
düşünülerek erkek hakim bir dünyada yaşadı Müslümanlar. Hatta kadını şeytan
olarak bile tanımlamaktan ve bu tanımlamalarına haklılık delili olması için
peygamberin ağzından yalan uydurmaktan bile çekinmediler. İslam harici gelen
bilgilerdeki kadınla ilgili ne kadar olumsuzluk varsa bunu uygulamakta
birbirleriyle yarıştılar.
Günümüze gelindiğinde ise,
teknolojik gelişmeler, bilginin akış hızının artması, televizyon, bilgisayar
gibi bir tuşla ulaşılabilecek aletlerle dünyaya açıldık. Kadını kapital
oligarşinin bir metası sayan, cinselliğini kullanarak kadını nesneleştiren
bir hayatı yaşamaya başladık. İlk zamanlar bunlar bize tuhaf gelirken, bugün
normalleşmesine engel olamadık. Kur’an’i bir eğitim ve peygamberi bir yaşamı
kendimize ve çocuklarımıza anlatamaz hale düştük. Türlü sapkınlıkları
postmodern/nihilist bir mantıkla kabullendik ve “o kişinin kendi cinsel
tercihidir, bizi ilgilendirmez” gibi İslam’ın değerleriyle örtüşmeyecek bir
rahatlığa erdik. Lutilikten, evlilik dışı ilişkilerden rahatsız olmamaya
başladık. Çıplaklığı normalleştirdik ve tesettür anlayışımızı bu çıplaklıkla
yeniden belirledik. “Öteki” olma korkumuz o kadar arttı ki bizden sizdeniz
diyebilmek için Müslüman kadınları onların sermayelerinin, kapitalist
düşüncelerinin önüne attık. Sonra Müslüman erkek de Müslüman kadın da
kendisini tanımlarken kimliğinden, giyiminden utanır hale geldi. Önce
erkekler sonra da kadınların giyim şekilleri değişti. Müslüman kadınlar
toplumdaki kişilikleriyle değil dişilikleriyle ortada olmaya başladılar.
Şimdi ise bu durum gerçekten kronik bir hal almış ve içinden çıkılması zor
bir duruma dönüşmüştür. Ya dört duvar arasına sıkışmış ve ikinci sınıf
vatandaş olmuş ya da dışarılarda özgürlük adına fıtrat bozucularının
malzemesi olmuştur kadın.
Geçmişte İslam dünyasında kadına özellikle yaratılışıyla ilgili atfedilen
aşağılanmalar ve uydurma hadisler ile kadın ikinci sınıf bir hüviyet
kazanmış ve kimlik erozyonuna uğramıştı. Oysa Allah yaratılıştan kadına
böyle kötü özellikler vermiş olsaydı, o halde Allah suçlu olurdu ki haşa bu
mümkün değildir. Hrsityanlıktan bulaşmış olan, kadının “dışarıdan” olma
özelliği mantığı ise (erkeğin eğe kemiğinden yaratılması gibi) Kur’an’da bir
çok ayetle çelişmekte ve bu çelişkileri peygamberin ağzına layık görmektedir
gelenekteki din. Yine batı uygarlığının bir üretimi olan; kadın insan
değildir, ruhu yoktur, günahın-kötülüğün kaynağıdır gibi bir çok düşünce
İslam toplumlarında Kur’an’a ve Peygambere rağmen yer bulmuş ve uzun
müddetler kullanılagelmişti. Bunun sebebi, Kur’an’ı bilmeyen Peygamberi
tanımayan Müslümanlardır.
Modern dönemde yukarıda anlatılan bir çok durum söz konusu değildir ama,
yine kadın merkeze alınarak türlü kötülük uygulanmakta ve kadın üzerinden
politikalar üretilmektedir. Özgürlük ve eşitlik kavramlarıyla kadınlara
yüklenemeyecekleri yükler yüklenmektedir. Kadının Kur’an’da insan olarak
tanımlanması, sorumluklarının erkekten farklı olmaması Allah’a hesap verme
noktasında bir eşitliktir ama bunun dışında kadın ve erkekte geçerli olması
gereken cari hukuk adalet ve hayat paylaşımıdır. Eşitlik ve özgürlük gibi
görece kavramların arkasından kadını cinsel bir meta haline getirmek
anlamsız ve fıtrata terstir. Özellikle modern dönemde kadının cinselliği
insanlığının önüne geçmiş ve satılan alınan bir mal haline dönüştürülmeye
çalışılmıştır. Allah’ın insana verdiği izzeti kadına çok görmüştür modern
insan.
Yaratılış itibarıyla kadın ve erkekte bir problem yoktur. Allah erkek ve
kadını birbirine sükunet vermesi için hayatın birer parçası yapmıştır.
Bununla birlikte insan için haksızlığın ve zulmün kaynağı olmuştur bu
cinsiyet farkı. Oysa görülen bir gerçek vardır ki ortadaki bu haksızlığın ve
zulmün müsebbibi ne yalnız başına erkek ne yalnız başına kadındır. Ama
biyolojik, fizyolojik ve ekonomik nedenlerle erkek hep kendini güç sembolü
olarak görmüş ve kadını egemenliği altında tutmuştur. Böylece erkek hep
verici kadın ise hep alıcı olmuş ve kadının toplumda çizilen rolü bir
asalağı tanımlar hale gelmiştir. Kadına fırsat tanınamadığı için, hep daha
cahil, daha yoksul, daha başarısız, daha yeteneksiz, daha muhtaç gibi
sıfatlar takılmıştır. Öyle ki temelde insan olan erkek ve kadın adeta iki
ayrı varlık olagelmiştir. Yani artık dünyada insan yoktur; kadın vardır,
erkek vardır.
O halde şunun sorulması gerekmektedir: Varoluşumuz nasıldır? İnsani
varoluş mu, cinsiyete dayalı varoluş mu? Bizim insani sorumluluğumuz mu var
cinsiyet sorumluğumuz mu? Haklarımızı belirleyen insanlığımız mı,
cinsiyetimiz mi? Cinsiyetlerimiz kimliklerimiz mi yoksa Allah’ın bizi
tanımladığı tamamlayıcılıklarımız mı? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar bizim
düşünce dünyamızın yansımalarıdır ve düşünce dünyamız değişmedikçe de kadın
hakkındaki davranışlarımız değişmeyecektir.
Bugün modern toplumda kadın ve erkeğin eşitlenerek aynileşmesi
istenmektedir. Bu isteğin altında şu düşünce yatmaktadır: Erkeklerin hakim
olduğu bir toplumda kadını, toplumsallaştırmak adına erkeğin zevk ve eğlence
aracı haline getirmektir. Aynı zamanda kapitalist oligarşinin
beklentilerinin cevap verecek ucuz iş gücü, bir nevi hizmetçi olmaktan başka
bir şey değildir. Yani kadın kendisi olmak yerine yukarıda ifade edildiği
gibi başkalarının tanımladığı birisi olmaktan öteye geçemeyecektir. Ne
adına? Özgürlük ve eşitlik adına.
Tıpkı batılıların kadın kimliği üzerindeki tanımlamaları gibi Müslüman
kadınlarda modern zamanlarda bu tanımlamaları kabullenmektedir. Batılıların
kadın kimliği nasıl bedeniyle ve cinselliği ile oluşturulmaktaysa Müslüman
kadının kimliğinde de bu öğeler öne çıkmakta ve İslam’ın izzet ve şerefini
taşıyan bir giyimi kenara itmektedir. Yani kadına batının tanımladığı hak ve
özgürlükler sadece köle olabilme hak ve özgürlüğüdür. Hem de Müslümanların
zihniyetlerini iğdiş ederek gönüllü olan bir kölelik.
Modern dönemlerdeki bu gönüllü kadın köleliği sayesinde, kadına erkekten
iki kat yük yüklenmektedir. Gündüz erkekler gibi çalışan akşamları ise ev
işleri, çocuk ve diğer bir çok göreve koşuşturan kadın erkeğe göre çok daha
fazla yıpranmaktadır. Erkeğe bir kadına iki iş; işte kadın hak ve özgürlüğü.
Yine bu hak ve özgürlük bağlamında kadına yüklenen bir düşünce de
“ekonomik özgürlük” anlayışıdır. Bu anlayışa göre kadın erkeğe mahkum
olmadan yaşayabilmek ve erkeğin baskı ve sıkıntısını çekmemek için
ayaklarının üstünde duracak ve böylece aile parçalanacaktır. Hem emek hem
beden hem düşünce sömürgesidir bu.
Yani modernizm kadına ne hak tanırsa tanısın bu hakların tümü erkeklere
yarayacak ya da bu haklar uygulanamayacaktır. Dolayısıyla kadın hayattan
yine mahrum kalacaktır. Bu mahrumiyet kendini hem din hem de toplumsal
görevler konusunda yeterince geliştiremeyecek, gelecek nesilleri
yetiştirirken bu eksiklikle yetiştirecektir.
Kur’an’ın bize bildirdiği kadın ve erkek ise, birbirini tamamlayan,
birbirine dost ve yardımcı olan ve birbirine muhtaç yaratılmış olandır.
Kur’an’a göre toplumsal çatışma olmadığından kadının ve erkeğin görev ve
sorumlulukları bellidir ve bunlar yapıldığında Allah’ın razı olması da
sağlanır. Kur’an’a göre insan bireyselleşmez, farklılaşmaya çalışmaz,
cinsiyet ayrımcılığı ve bedenin meta olarak kullanılmasına izin vermez ve
cinsiyetler arasında çatışmayı önermez. Dünyayı erkekleştirip erkeği egemen
kılmaz, kadını kendi hakları peşinde koşan bir virane yapmaz. Aile
ilişkilerini önemser, duyguları paylaşmayı gösterir, insan ilişkilerinin
sıcaklığını ve güzelliğini ifade eder.
Şimdi sorarlım kendimize ey Müslüman erkek ve Müslüman kadınlar; bu kadar
mükemmel bir anlayış ve hayata rağmen özgürlük ve eşitlik için bu kadar çaba
niye? Neden bu kadar bireyselleşmek isteğindeyiz? Neden Allah’ın bize
verdiği hakları unutmuş modernizmin ifade ettiği hakların peşinde koşarız?
Neden Allah’ın cennetine talip olmak yerine dünyada bu fıtrat bozucuların
cennetine talip oluruz?