Nuradavet Sohbet Odalari – Nura Davet

yorum yok
22 okuma
24 Aralık, 2011

Zikr-i Erre (Testere Zikri)

Arapça-Farsça, bıçkı zikri demektir. Buna “zikr-i minşârî” de denir. Minşâr, Arapça’da, “erre”, Farsça’da “testere”, bıçkı anlamlarına gelir. Zikir sırasında hançereden odun kesen bıçkıyı andırır gibi ses geldiği için, bu türe “bıçkı zikri” denmiştir.

17. yüzyıl Yesevî şeyhlerinden Muhammed Şerîf Hüseynî (ö. 1109/1697) Yesevî dervişlerinin bazen Allah, bazen Hay, bazen de ikisiyle birlikte Hay, Allah diye zikrettiklerini, zikir esnâsında şevkin artması üzerine nefes alıp verirken zikreden kişileringırtlağından testere sesine benzer bir sesin çıktığını, sanki nefs-i emmârenin başına testere koyup onun arzularını kesiyorlarmış gibi bir duygu oluştuğunu, dervişlerin bazı zamanlarda ise Hû zikri ile meşgûl olduklarını ifâde etmiştir

Süleyman Şeyhî Köstendilî (ö. 1235/1820) zikr-i erre hakkında şu bilgileri verir: Ve bu tâife-i aliyyede Türkistân meşâyıhı beyninde zikr-i erre tabîr ederler, bir zikirdir ki ne lisân ve ne kalb iledir. Ağız kapalı, damak ile ism-i celâle müdâvim olunduğunda bir acâyib zikirdir ki destere sadâsına müşâbehe olunduğundan zikr-i erre derler. Yani destere hırıltısına müşâbih muharrik ve gâyet müessir bir garîb savt ile bir zikirdir.

Bu zikrin usûlü şöyledir:

Sâlik iki elini iki uyluğunun üzerine koyarak ve nefesini göbeğine doğru vererek hâ demeli, sonra nefesi göbek altından kalbe çekerek baş, bel ve sırtı düz vaziyette iken şiddetle Hay demeli ve bu usulle devâm edilmelidir. Bu zikir, Hû, Hay ve Allah diyerek de icrâ edilir

Sâlim b. Ahmed Şeyhân Bâ-Alevî Yemenî nin (ö. 1046/1637) es-Sifrul-mestûr lil-bidâye fiz-zikril-menşûr lil-velâye isimli eserinden naklen zikr-i errenin beş türlü îfâ edildiği kaydedilmiştir.

Birinci usûle göre, zikreden kimse iki dizinin üzerine oturur, ellerini iki dizinin üzerine koyar, nefesini göbeğinden damağına doğru çekmeye başlar, Hâ der, sonra nefesini göbeğine doğru uzatarak başı, beli, sırtı aynı hizâda olacak sûrette şiddetle aşağıya verirken Hay der. Bu şekilde zikre devâm ederken oluşan ses bıçkı sesine benzer.

İkinci usûle göre, sâlik nefesini çekerken Hû, aşağıya verirken Hay der. Ya da her ikisinde de Allah der.

Üçüncü usûle göre nefesini çekerken Allah, aşağıya verirken Hû der.

Dördüncü usûle göre, her iki durumda da Hay der.

Beşinci usûle göre, her iki durumda da Dâim, Kâim, Hâzır, Nâzır, Şâhid der

Zikr-i errenin ne zaman ve nasıl başladığı konusunda kaynaklarda birkaç rivâyet bulunmaktadır. 16. yüzyılda Semerkand civârında yaşayan Nakşbendî şeyhi Ahmed Kâsânî ye göre, Hoca Ahmed Yesevî önceleri hafî (sessiz) zikirle meşgul oluyordu. Ancak Türkistan bölgesine gidince o bölge insanlarını bu zikirle yola getiremeyeceğini anlamış ve zikr-i erre adındaki sesli ve tesirli zikri başlatmıştır

Bir başka rivâyet, öz olarak buna benzemekle birlikte, daha menkabevîdir. Bu rivâyete göre, Hızır (a.s) bir gün Hoca Ahmed Yesevî ile sohbet etmeye gelmişti. Hoca nın her gün gönlü ferah iken o gün sıkıntı içinde olduğunu gören Hızır hayretle sebebini sormuş, Ahmed Yesevî de, mürîdlerinin gönlünü kesâfet ve katılığın kapladığını, bu durumu gidermenin imkânsız olduğunu görerek üzüldüğünü söylemişti. Bunun üzerine Hızır Ah, ah diye zikre başlamış, bu zikrin tesiriyle hüzün ve sıkıntı giderilmiş, zikr-i erre de bu sûretle târîkatın geleneği olmuştur

Zikr-i errenin, Hz. Zekeriyyâ (a.s) zamânından kalma bir gelenek olduğu da öne sürülmüştür. Rivâyete göre Zekeriyyâ (a.s) muhâlifleri tarafından testere ile kesilip idam edilirken Allah ı zikretmekle meşgul olmuş, böylece zikr-i erre (testere zikri) gelenek olmuştur. Zikr-i errenin Hızır ya da Zekeriyyâ (a.s) ile ilişkilendirilmesi, cehrî zikri ve dolayısıyla zikr-i erreyi bid at sayıp eleştiren Hanefî âlimlerine ve bir kısım Nakşbendîlere cevap mâhiyetinde ihdâs edilmiş olmalıdır.

14. yüzyıl Yesevî şeyhlerinden İsmâil Ata bir mürîdine zikir telkîn ettikten sonra şöyle derdi: Ey derviş! Tarîkat kardeşi olduk. Benden bir nasîhat kabul et: Bu dünyâyı yeşil bir kubbe olarak düşün, farz et ki âlemde sâdece sen varsın, bir de Hak Teâlâ var. O kadar zikret ki, tevhîdin galebesi ile sâdece Hak Teâlâ kalsın, sen aradan çık!. İsmâil Ataya göre, tıpkı demircinin demiri ateşte ısıtıp sonra dövmesi ve eğriliklerini gidermesi gibi, mürîd de zikre devâm ettikçe gönlünü kötülüklerden temizler. İsmâil Ata nın oğlu Hoca İshâk Ata, Ahmed Yesevî nin kendi mürîdlerine iki tür zikri öğrettiğini, bunların Allah ve Hû zikirleri olduğunu ifâde etmiştir.

16. yüzyıl Yesevî-Nakşî şeyhlerinden Ahmed b. Mahmûd Hazînî (ö. 1002/1593 ten sonra) Huccetül-ebrâr isimli eserinde zikr-i errenin kalpteki kötü huyları giderdiğini, gönlün bu zikir sâyesinde Hakkı tanıdığını, kalp zikrinin Hû, Âh ve Hay kelimeleri ile icrâ edildiğini kaydetmiştir

1873’te Orta Asya’da seyahat ederek o bölgenin kültürel hayatı hakkında önemli bilgiler derleyen Eugene Schuyler, Taşkent’te İşan Sahib Hoca Mescidi’nde izlediği bir Yesevi zikrini özetle şöyle anlatıyor: “Perşembe akşamı bu mescide gittik. Genç yaşlı otuz kadar erkek diz üstü ve kıbleye doğru oturmuş, yüksek sesle ve vücutlarını hızlıca hareket ettirerek dua okuyorlardı. Onların etrafında bir halka vardı. Gece sıcak ve ayin şiddetli olduğu için zikre katılanların çoğu cübbe ve sarıklarını çıkarmışlardı. Dua okuyor ve bu esnadabaş sol omuza ve kalbe doğru hızla hareket ettiriliyor, ardından sağ omuza ve oradan da tekrar kalbe doğru hareket ettiriliyordu. Bu hareketler yüzlerce defa tekrarlanıyor ve zikir, başkan olan şeyhin isteğine göre genellikle bir ya da iki saat sürüyordu. Başlangıçta hareketler yavaş idi, zamanla hızlandı. Birisi yavaşlarsa, zikrin temposunu ayarlamakla görevli şeyh onun başına vuruyor ya da onu halkanın dışına itip başkasını çağırıyordu. Zikre katılanlar o kadar ısındı ve terledi ki, zaman zaman birkaç dakika dinlenmek zorunda kaldılar. Onlar dinlenirken yerleri hemen başkaları tarafından dolduruldu. Sesleri kısılıncaya kadar farklı zikirleri okudular, sonra ‘Hay, Allah Hay’ zikrine başladılar.Önceleri vücutlarını yere doğru yavaşça eğiyorlardı, sonra ritim hızlandı, hepsi ayağa kalktı. Tempo artıyordu. Her biri elini yanındaki arkadaşının omzuna koymuştu. Merkezi bir olan birkaç halka oluşmuştu. Mescidin bir köşesinden diğerine topluca hareket ediyorlar ve ‘Allah Hay’ diye zikrediyorlardı. Bazen zikir Allah’ şekline dönüşüyor, zakirler bedenlerini öne ve arkaya eğiyorlardı.”

Kaynak:
Yesevîlik’te Zikr-i Erre
Dr. Necdet Tosun

Bir önceki yazımız olan Ya Rab! - Nura Davet - Nuradavet başlıklı makalemizde Nura Davet ve Nuradavet hakkında bilgiler verilmektedir.


Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin .

ETİKETLER :

Benzer Yazılar

Risale-i Nur'da lâtife-i Rabbâniye olan kalp Bu hakikate binaen Risale-i Nur ...

 Senin gücün; bu cemaatlere de, tarikatlara da, yetmez!  Allah sonumuzu ...

Sevgili Nur Sohbet seven kardeşlerim, nurmuhabbet.com sunucumuzun nursohbet ...

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?

*