Yunus Emre – Dinisohbet – İslamisohbet

yorum yok
29 okuma
21 Aralık, 2011

Yunus Emre, 13. yüzyıl Anadolusunda yaşamış, tıpkı Hz. Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Veli, Nasrettin Hoca gibi Türk Müslümanlık tarihinin, Türk tasavvuf tarihinin, Türk Edebiyatı tarihinin, hasılı Türk kültür tarihinin en önemli simalarından biri, bir mutasavvıf Türk şairidir. Türk millî benlik ve kimliğinin oluşmasında, şekillenmesinde bütün bu saydığımız isimlerin çok önemli etkileri vardır. Bundan yaklaşık 800 yıl önce yaşamış olmalarına rağmen mesajlarını çağlar ötesinden günümüze kadar ulaştırabilmiş olan bu şahsiyetler, 21. yüzyılda dahi Türk insanının zihninde, gönlünde sevgi, barış ve hoşgörüyü işleyen şiirleriyle, düşünceleriyle, fıkralarıyla yaşamaktadırlar. Bu isimler, 13. yüzyıl Anadolusunda, Moğol istilasının ardından baş gösteren ekonomik, siyasi ve idari sarsıntıların çok olduğu buhranlı bir dönemde, sosyal ve siyasi birliğin sağlanmasında çok önemli hizmetlerde bulunmuşlar, sosyal ve siyasî birliğin mimarları olmuşlardır. Osmanlı coğrafyası, çağına göre insanların bütün haklarını kullanabildikleri, dillerini, dinlerini koruyabildikleri bir coğrafya olmuşsa bunda Yunus’un, Mevlânâ’nın Hacı Bektaş’ın payı büyüktür. Denebilir ki bu barış coğrafyasının temel harcında Mevlânâ’nın “ne olursan ol gene gel” diyen sesi ile Yunus’un “gelin tanışık edelim” çağrısı vardır. Eğer bugün de kendilerine kulak verilirse insanlar arasında sevgi, barış ve kardeşlik duygusunun yaygınlaşmasında düşüncelerinin yol gösterici olacağına inanıyoruz.
Bu isimler arasında özellikle Yunus Emre, kullandığı sade Türkçe ve samimiyeti ile, yazdığı lirik ilahilerle her kesimden Türk insanının gönlünde öylesine taht kurmuştur, öylesine benimsenmiştir ki “bizim Yunus” diye isimlendirilmiştir, Türkiye’nin Doğusundan Batısına 10 kadar ilde Yunus’a ait türbeler vardır, Yunus ismiyle ve onun tarzında şiirler yazan pek çok şair yetişmiştir ve hâlâ bugün bile her Türk insanı en az bir Yunus ilahisi bilir.

“Her dem yeni doğarız bizden kim usanası”

diyen Yunus Emre, gerçekten de 800 yıldan beri her an yeniden doğarcasına bir tazelik içinde milletimize, hatta bütün insanlığa seslenip durmaktadır.

Yunus Emre’nin şiirlerinin hemen bütünü “birlik” kavramını işler. Onun şiirlerinde “vahdet / birlik” kavramı birbirine bağlı 2 farklı çerçevede ele alınır:

Allah’ın yüce varlığını, birliğini ifade eden ve O’nunla bir oluşu dile getiren şiirlerde karşımıza çıkan birlik kavramı
Beşerî platformda, yaşanılan hayatın gerçekleri içerisinde insanların birliğini, dirliğini, düzenini anlatan şiirlerde karşımıza çıkan birlik kavramı
Bu kavramın Yunus Emre’nin şiirlerinde karşımıza çıkan farklı cephelerini ele almadan önce Yunus’un beslendiği İslam inancı ve tasavvuf düşüncesine göre insan, Allah, varlık kavramlarının nasıl değerlendirildiğine kısaca bakmak gerekir.
İslam inanç ve düşüncesine göre Allah, insanı, “ahsen-i takvim”1 üzere, yani en güzel şekilde yaratmış ve ona kendi ruhundan üflemiştir2. Onu yeryüzünde kendisine “halife” kılmış3 ve ona bütün isimleri öğretmiştir4. Hiçbir varlığın yüklenmeye cesaret edemediği emaneti insana yüklemiş5, nihayet meleklerin bile insana secde etmesini emretmiştir6. Bütün bunlardan dolayı insan “eşref-i mahlûkat”7 yani yaratılmışların en şereflisi olarak değerlendirilir.
Tasavvuf düşüncesinde insanın değeri, bunlara ilaveten farklı bir boyut daha kazanır. Vahdet-i vücut (varlığın birliği) nazariyesine göre tek hakiki varlık Allah’ın varlığıdır, kainat ise Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisinden ibarettir; bir başka deyişle Allah’ın isim ve sıfatları kainattaki her varlıkta tecelli etmiştir, her şey Hakk’ın eseridir, ondan bir iz taşımaktadır, bundan dolayı bütün kainata sevgi gözüyle bakmak gerekir. İnsanda ise Allah’ın isim ve sıfatları bir bütün halinde tecelli etmiştir. Bundan dolayı insan, mikrokozmos, küçük alem, alemin özü olarak değerlendirilir. Bu düşünce Şeyh Galib’in şu beytinde en güzel ifadesini bulur:

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Sen alemin özü ve kainatın göz bebeği olan insansın, bu sebeple kendine hoşça bak, kıymetinin farkına var, demek ister Şeyh Gâlip.
Ancak insanın 2 cephesi vardır, özünde böyle en güzel şekilde yaratılan insan, bir yandan da aşağıların aşağısına düşmeye meyillidir. Çünkü bir imtihan varlığı olmasının gereği olarak insana bir nefis verilmiştir. Nefsin de bir takım zaafları vardır; kibir, açgözlülük, cimrilik, nankörlük gibi zaaflar. İnsana düşen, ahlakî gelişim sürecinde nefs denilen, benlik denilen bu zaaflarından kurtulmak ve içindeki cevheri ortaya koymaktır. İnsan, benliğinden sıyrıldığı ölçüde özündeki ilahi nura, birliğe, Allah’la bir oluşa ve O’nun varlığında ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Yunus Emre’nin

Beni bende demen bende değilem
Bir ben vardır bende benden içeru

dizeleriyle kastettiği bu cevherdir. İçimizdeki ben, o ilahi nurdur, cevherdir; onu işleyip ortaya koymak gerekir.
İnsanın nefsini terbiye eden, manevî olgunluğa ve birliğe ulaştıran en önemli vasıta ise “aşk”tır. Allah aşkının bir başka sonucu, kişiyi bütün yaratıklara sevgi gözüyle bakma noktasına getirmesidir. Madem ki Allah’ın isim ve sıfatları insanda tecelli etmiştir, o halde Allah’ı seven O’nun tecellilerini de sevecektir. Yani Allah aşkının tabiî bir sonucu olarak insan sevgisi ortaya çıkacaktır. Buna göre Allah’ı sevmek, insanı sevmekle mümkündür. “Yaradılanı severiz Yaradandan ötürü” mısraı ile ifade edilen bu anlayışta Yaradanın yaradılmışta, yaradılmışın Yaradandan dolayı sevilmesi söz konusudur. Gerçek âşık olabilmenin şartı da hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün insanlara kucak açmaktır:

“Hakkı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir”

“Yetmiş iki millete kurbân ol âşık isen
Ta âşıklar safında tamâm olasın sâdık”

Çünkü aşkın kaynağı Allah’tır ve Allah, hem seven hem sevilendir, aslında vahdet-i vücuda göre aşk, âşık ve mâşuk diye üç varlıktan söz edilemez, bunların hepsi birdir, “lâ mevcûde illallah” ifadesine göre Allah’ın varlığından başka varlık yoktur, bu yüzden bunları yani âşık ve mâşuku, Allah ile insanları birbirinden ayırmamak gerekir. Her ne kadar zahirde Allah’ın varlığı ve insanın varlığı olmak üzere 2 ayrı varlık varmış gibi görünse de bu ikiliğe / kesrete (çokluğa) aldanmamak ve özdeki birliği görmek gerekir.

Bakgıl âşık ne işdedir mâşuk da ol cünbüşdedir
İkisi bir sağışdadır iki sanıp bakma ırak
Yetmiş iki milletin hem mâşuku oldurur
Aşıkı mâşukundan ayırmaklık fal değil

Asılda âşık u mâşuk u aşk bir
Bu birden gerçi yüz bin göründü
Eğer âyine bin olsa, bakan bir
Gören bir, görünen bin bin göründü

Yunus Emre’ye göre bütün yaratılmışlara bir göz ile bakmayan, din alimi bile olsa gerçekte hatalıdır, isyan içindedir:

Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan
Halka müderris olsa hakikatte âsidir

O halde, şu geçici dünyada insanların birbiriyle tanışmaları, kaynaşmaları, zorluk çıkarmak yerine birbirlerinin işlerini kolaylaştırmaları gerekmektedir. İşte bir başka şiirinde dünyanın geçiciliğini, kimseye kalmayacağını vurgulayarak insanları sevmeye, sevilmeye çağırır:

Gelin tanışık edelim işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim dünyâ kimseye kalmaz

Fert veya toplum olarak aramızda birtakım anlaşmazlıklar çıkmış olabilir, ama bunları bir yana bırakıp barışalım, birbirini tanımayan yabancılar isek tanışalım, çünkü şu fani dünyada dostça kardeşçe yaşamak daha akıllıcadır:

Beri gel barışalım yâd isen bilişelim

Yunus Emre’nin insan sevgisi kuru laftan, teoriden ibaret değildir, zaten o hayata geçirilmeyen, kendisiyle amel edilmeyen bilgiye

“Çünkü amel eylemedin gerekse var yüz yıl oku”

diyerek değer vermez. Bu sebeple, sadece insanları sevelim, birleştirelim demekle kalmamış, bu birliğin ne şekilde sağlanacağının yollarını da göstermiştir. Yunus Emre, sosyal birliğin, düzenin sağlanmasında temel kaynak olarak ahlakî değerleri görür. Bu değerlerin başında doğruluk, kimseyi hor görmemek, kibirlenmemek, kin tutmamak, kendisiyle ilgilenip başkalarıyla uğraşmamak, bilhassa başkalarının ayıbını araştırmamak gibi sadece şiirlerine yansıyan değil hayatında da bizzat uyguladığı ahlakî ölçüler gelir.
Zaten insanın başkasında gördüğü kusur, “mümin müminin aynasıdır” hadisi gereğince aslında kendindeki kusurun yansımasıdır:

Neye kim bakar isen ol yüzündür
Kime ne sanır isen ol özündür

Ayrıca Mevlânâ’nın dediği gibi “Ayıpsız dost arayan dostsuz kalacaktır.”
Yunus Emre, insanlar arasında asıl düşmanlığın kin tutmak olduğunu söyleyerek birlik makamına ulaştıktan sonra artık kimseye kin tutmanın mümkün olmayacağını ifade eder:
Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu âlem birdir bize

“Giderdim gönlümden kini, kin tutanın yoktur dini”

İnsanı değerli kılan bir başka yönü, gönül sahibi olmasıdır. Gönül, hem aşkın yaşandığı yer olması dolayısıyla hem de Allah’ın nazar ettiği (baktığı) yer olması dolayısıyla değerlidir8. Temiz bir kalp sahibi olmaya dinin verdiği önemin yanı sıra9 sosyal birliğin tesis edilmesinde insanların gönlünü kazanmanın önemi inkar edilemez.Yunus’a göre bu o kadar önemlidir ki Yunus, gönül yapmayı, insanların gönlünü kazanmayı, ibadetle eş değer görür:

Bir gönül mü ele aldın ya bir açı mı doyurdun

Hatta bazı şiirlerinde gönül yapmak, gönül almak, gönül ele getirmek ibadetten daha üstün görülür ve tavsiye edilir:

Çalış kazan ye yedir bir gönül ele getir
Yüz Ka‘beden yeğrektir bir gönül ziyâreti

Yunus Emre der hoca gerekse var bin Hacca
Hepisinden eyice bir gönüle girmektir

Gönül kırmaktan ise kaçınılması gerekir, çünkü kırılan gönlün tekrar yapılması çok zordur. Bu sebeple gönül kırmayı ibadetlerin kabulünü engelleyen, iki cihanda bedbahtlığa yol açan bir hadise olarak değerlendirir:

Sakıngıl yârın gönlün sırçadır sımayasın
Sırça sındıkdan geri bütün olası değil

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil

Gönül Çalab’ın tahtı Çalab gönüle baktı
İki cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise

Namaz ve oruç İslam dininin iki önemli ibadeti, gönül kırmamak ise ahlakî bir davranıştır. Dinimizde iman, ibadet ve ahlak birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve ibadetler insanı ahlakî olgunluğa ulaştırmakta birer vasıtadır. Yunus Emre’nin bize bu mısralarla vermek istediği ise şudur:
Namaz ve Hac ibadetini titizlikle yerine getirdiği halde insanlara karşı hâlâ kaba, kırıcı davranan, gönül yıkan kimse, zaten ibadetlerin hikmetini anlayamamış ve şekilde kalmış demektir. Kişiyi ahlakî olgunluğa eriştirememiş ibadetler, sadece şeklen yerine getirilmiş ibadetler olup zaten bu şekilde yapılmalarının bir faydası yoktur. Yoksa Yunus Emre namaz kılmayın, hacca gitmeyin demez.

Bütün bu düşünceler doğrultusunda, tıpkı

“Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için gelmedik”

diyen Mevlânâ gibi, insanları birlik ve beraberlikten ayıran her türlü davaya, mücadeleye, çatışmaya şiddetle karşı olan ve bütün ömrünü insanları birleştirmeye, gönüllerini kazanmaya harcayan Yunus Emre,

Ben gelmedim da‘vâ için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim

der. Yunus Emre’ye göre kalp kırmamak, kötülük yapmamak, sosyal birliğin sağlanması için gereklidir, ama yeterli değildir. Kötülükte pasif olmak kadar iyilikte de aktif olmak gerekmektedir. Gönüller yapmanın birinci adımı ise kendisi için istediğini başkası için de istemektir. Yunus’un, adeta peygamberimizin
“Kendisi için sevip istediği şeyi başkaları için de istemedikçe hiç kimse gerçek mümin olamaz.”10
hadisinin şiirsel ifadesi olan

Sen sana ne sanırsan ayrığa da anı san
Dört kitabın ma‘nâsı budur eğer var ise
mısraları bu düşünceyi anlatır.
Yardımlaşma duygusu, sosyal birlik ve dayanışmayı temin noktasında özel bir yer tutar. Yunus Emre de bu konuya verdiği önemi pek çok şiirinde dile getirir. Bu dünyada yapılan iyiliklerin, -bu bir hasta ziyareti olabilir, bir açın doyurulması olabilir, bir yoksulun giydirilmesi olabilir- toplumsal yaraları sarmasının yanı sıra mutlaka öbür dünyada kat kat karşılığının alınacağını, zaten geçici olan bu dünyada geriye sadece “gök kubbede kalan hoş bir sada” olarak yapılan bu iyiliklerin kalacağını söyler:

Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele Hak şarâbın içmiş gibi

Bir miskini gördün ise bir eskice verdin ise
Yarın anda sana gele Hak libâsın biçmiş gibi

Yegil yedirgil bî-çâre kesilirse Tanrı vere
Bir gün tenin yere gire geri kalan nendir senin

Sosyal dayanışma ve bütünlüğü kurmakta ve bozmakta çok ince bir ayara sahip unsur ise “söz”dür. Yeri geldiğinde bir savaşı bitirebilen bir söz, yeri geldiğinde insanı canından edebilmektedir. O yüzden kişi sözü nasıl ve ne zaman söyleyeceğini çok iyi tartmalı ve kötü söz söylememelidir. Çünkü tatlı söz dünyayı cennete çevirebilir:

Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı balıla yağ ede bir söz

Kişi bile söz demini demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini sekiz uçmağ ede bir söz

Görüldüğü gibi Yunus Emre’de “birlik” düşüncesi sadece ilahi değil, aynı zamanda sosyal planda da olmak üzere iki ayrı cephede karşımıza çıkmakta ve sosyal birliğe ulaşmak ilahi birliğe ulaşmanın bir tezahürü, bir sonucu olarak görülmektedir. Birliğe en fazla ihtiyacımız olan şu günlerde Yunus’a biraz daha fazla kulak vermek ve onun bu güzel düşüncelerini hayata geçirebilmek dileğiyle.

Bir önceki yazımız olan MISR-I NİYAZİ - Dini Sohbet - İslami Sohbet başlıklı makalemizde Dini sohbet - islami sohbet, dinisohbet ve islami sohbet hakkında bilgiler verilmektedir.


Bir önceki yazımda « makalem var.

Site web editörü olan admin makale yazarlığı yapar. Site web editörü olan admin .

Benzer Yazılar

Sual: Tasavvuf nedir? CEVAP Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ...

Sual: Evliya nasıl tanınır, vasıfları nelerdir? CEVAP Çalışmak farz olduğu ...

Yemen'de yetişen meşhûr fıkıh âlimlerinden ve evliyânın ...

Yorumlar



Bir Yorum Yazmak İstermisiniz ?

*